“Bu hayattaki en kötü huyum, sürekli bir gün öncesinden yarını düşünmek oldu. Şimdi yavaş yavaş bundan kurtulmaya çalışıyorum,” diyen yazar, öğretmen ve özel gereksinimli çocuk annesi Süreyya Ülkü Güler yazdı.

Her ebeveynin mutlaka ileriye dönük planları vardır evladı ile ilgili. Bazen isim koyarken bile bunu yansıttıklarına şahit oluruz.” ….. mesleği yaparsa karizmatik olur” denilerek isim koyduklarını bile duydu bu kulaklar. Hiç abartmışlar demeyin, çünkü bizler de kim bilir neleri abartıyoruz farkında olmadan.

Benim gibi özel gereksinimli çocuğu olan ailelerin dertleri de biraz başka ama yine de ileriye dönük olmaktan çıkamıyor. Hatta bizde işler, “Ben olmazsam ona kim bakacak?“ durumuna kadar geldiğinden, bizim planların boyutu da öyle büyük olabiliyor. Vasisi kim olur, benim maaşım kalır da çocuğuma doğru düzgün harcalar mı, benim gibi iyi bakarlar mı derken keyfimizi kaçıracak düşüncelere sürüklüyoruz kendimizi. Ben öylesine ileri gittim ki bu plan işinde, kendime geldiğimde “Ne yapıyorum ben?” dedim.

İnci bir gün bana:

“Ben de seninle işe gelmek istiyorum,” dedi. Ben bir öğretmen olarak okulda çalıştığımdan, onu yanımda götürmem mümkün değil. Ama en azından ikimiz de ayrı okullara da olsa okula gidiyorduk ve bunu anlatması kolay oldu. Ama bir gün kalkıp “babası” gibi işe gitmek istediğini söyleyince beni aldı bir düşünce. Örnekleri çok, tabi ki büyüdüğü zaman bir işte çalışabilirdi. Onun performansına uygun bir iş olduktan sonra neden olmasındı. Ama annelik işte, göndermek isteyecek miydim, aklım kalmayacak mıydı?

Bu düşüncelerin aklımı karıştırdığı dönemde, sırf soruları görmek için YKS sınavına girdim. Bir matematik öğretmeni olarak da sadece matematik sorularını yapıp çıktım. Sonuç geldiğinde de arkadaşlar arasında,“Tercih yapsam yerleşirim,” esprisini yaparken kendimi tercih yaparken buldum. Bir baktım ki beslenme ve diyetetik öğrencisi olmuşum.

Hayalim okulu bitirip bir ofis açmak ve kızımı hep yanımda tutmaktı. Gelen danışanlarla kızım ilgilenecek, belki çay kahve yapacak ve randevularımı yazacaktı. Böylece onun da istediği gibi işe birlikte gidebilecektik. Büyük heyecanla okula başladım, öyle ciddiye aldım ki, neredeyse hiç ders kaçırmadım. Pandemi döneminin getirdiği uzaktan dersler de olunca ilk dönem farkında olmadan ve hatta ortalama yaparak bitiverdi.

İkinci döneme geldiğimde üstten ders bile almıştım. Haftalık ders programları açıklandığında ne yapacağımı bilemedim. Birçok ders yüz yüze eğitimdi ve her güne serpiştirilmişti. Yani hem işte çalışıp, hem de çocuk büyütenlere uygun bir program değildi. İlk hafta kendi ders programıma uyan dersleri ayarlamaya çalıştım, kızımın derslerinde neleri değiştirirsem uydururum diye uğraştım. Ama her şey otursa da bir şey oturmuyordu asla. Ben kızımı ne zaman sevecektim?

Her sabah arabaya binip resmen 50 km yol gitmemiz, onu anneannesine bıraktıktan sonra benim okula gitmem gerekiyordu. Sonra dersim bitince onu anneannesinden alıp aynı yolu geri dönmeliydik. O sırada benim asli işim olan dersim başlayacağından, kızımı okuluna bırakıp kendi okuluma gitmeliydim. Dersim bitince de onu alıp, yemek yedirdikten sonra uyutmalıydım. Kısacası birlikte geçirdiğimiz tek vakit yalnızca yolculuk ve yemek olacaktı.

Ne yapıyorum ben diye sordum kendime. Daha doğrusu bunu kendime ve kızıma neden yapıyorum? Onun için yapmaya çalıştığım şey, en çok ona zarar veriyordu. Sırf bir gün onunla işe gidebilmek uğruna, bugün onu görememek delilikti! En güzel, en öğrenmeye açık olduğu dönemde onu yalnız bırakacaktı bu plan. Bunu fark ettiğim an okulu bıraktım.

Benim onunla birlikte olabilmek için mutlaka okulunu okuduğum bir iş yapmam gerekmiyordu. Adımın önüne eklenecek bir sıfatı olan bir işe ihtiyacım yoktu. Ben onunla evde el işi de yapabilirdim, bir kitapçı da açabilirdim, bir kafe de işletebilirdim. O hangi işi istiyorsa ona göre plan yapabilirdim. Ama şimdi değil!

Onunla parkta oynayıp, doğayı keşfedeceğimiz yıllarda, onu yalnız bırakarak yapamazdım bunu. Çok düşünüp, çok hızlı koşmanın kimseye faydası yoktu. Bu hayattaki en kötü huyum da, sürekli bir gün öncesinden yarını düşünmek oldu. Şimdi yavaş yavaş bundan kurtulmaya çalışıyorum. Yarını düşünmeden edemediğim, sürekli ‘ne olacak’ kaygısına düştüğüm her günü kaçırıyorum. İnci bir daha 6 yaşında olmayacak. Eğer onu bugün baleye götüremezsem 5 sene sonra o gitmek istemeyecek zaten. Bugün salıncakta sallamazsam, 5 sene sonra o salıncağa sığmayacak. Yani bir plan yapalım derken, aman her şeyi düşünelim derken kaçırdığımız günler asla geri gelmeyecek.

Yarım dönemde aydınlanma geldiği için şanslı sayıyorum kendimi. Onu henüz yalnız bırakmadan kendime geldiğim için mutluyum. Bir soru görme uğruna girdiğim sınavın bana kazandırdığı çok kıymetli bir durum var. Yarını yarın düşüneceğim, bugünün kaçmasına izin vermek yok.