“Eğitim kurumlarına yazılı olarak gönderilen resmi yazıda: Engelli çocuğu olan personelin, ders programlarının düzenlenmesinde kendilerine öncelik verilir,”  ibaresi yer almaktaydı. Ama tam aksi uygulanıyordu, diyen Süreyya Ülkü Güler işe dönüşünde özel bir çocuk annesi olarak yaşadıklarını anlattı.

Dünyaya özel bir çocuk getirdiğiniz zaman, tüm özel hayatınızdan vazgeçmeyi düşünürsünüz önce. İşe hiç gidemeyecek, onu asla yalnız bırakamayacak ve kesinlikle kendinize ait bir özel alanınız olamayacakmış gibi hissedersiniz.  Bu özel çocuğunuzun durumuna göre farklılık gösterse de, kısmen yanıldığımız bir noktadır. Evet, özel çocuk ilgi bekler, eğitim bekler, emek ister fakat” hangi çocuk istemez ki?” mottosu ile hareket edildiğinde yol haritanızı çizmek biraz olsun kolaylaşır.

Öncelikle evladınıza güçlü bir ebeveyn, manevi olarak iyi , maddi olarak da yeterli birer anne/baba gerekmekte. İstenilen düzeyde sağlık ve eğitim ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına, bir ucundan tutabilmek bizi vicdanen rahatlatırken, çocuğunuzun eğitimle geldiği noktayı görebilmek sizi mutlu eder. Ama çalışma hayatında neleri bilmeli? Hakkımızı nasıl aramalı? İşte bu büyük bir kesim için bir muammaya dönüşebiliyor.

İşe yeniden başladığımda, kızım beş aylıktı ve o da aktif olarak eğitimlerine başlamıştı. Onu eğitimlere  götürebilmek için benim fazladan zamana ihtiyacım vardı. İlk işim oturup bunu araştırmak ve hakkımı uygun bir prosedür ile istemek oldu. Okul müdürümün odasına girip kibarca durumu anlatmış, kızımı götürebildiğim eğitim saatlerinden bahsetmiştim. Henüz 1 yaşında olmayan bir çocuk olduğundan , süt izni adı altında bana uygun bir ders programı yapılmış ve nöbet görevi de verilmemişti . Çok sürmedi. Kızım 1 yaşına girer girmez, elime verilen ders programı beni alt üst etmişti.

Oysa ki, eğitim kurumlarına yazılı olarak gönderilen resmi yazıda:

“Engelli çocuğu olan personelin, ders programlarının düzenlenmesinde kendilerine öncelik verilir,”  ibaresi yer almaktaydı. Ama tam aksi uygulanıyordu.  Ertesi gün bir dilekçe ile tüm resmi yazıları ve kızıma ait resmi belgeleri toplayarak Müdür beyin odasına gittiğimde ise, “Bakan gelse nafile,  istersem sabah 8 akşam 5 burada tutarım seni” diye karşımda bağırıp çağıran sözde bir eğitimci duruyordu. Günlerce bunun savaşını vermek zorunda kalmış olsam da, özel eğitime ihtiyacı olan çocuğa bakmakla yükümlü olan ebeveynine, özel eğitime getirip götürebilmesi için izin verilmesi gerektiğini öğrenmiş ve mesai arkadaşlarıma da öğretmiştim.

Bir Nasrettin Hoca fıkrasında geçen cümle durumumuzu çok iyi özetliyor aslında, “ bana eşekten düşeni getirin!”  bazılarına içinde bulunduğumuz durumu, zamanın, eğitimin ve desteğin bizler için ne kadar kıymetli olduğunu anlatmakta zorlanıyoruz.  657 devlet memurları kanununa tabii bir devlet memuru iseniz nöbetten ve fazla mesaiden muafsınız. Eğer bir devlet okulunda öğretmen iseniz , ders programlarında size öncelik verilerek, çocuğunuzu özel eğitime getirip götürmek i zaman ayarlaması yapılmalıdır. Ortaöğretim öğretmenleri aynı zamanda 1 Eylül 2018 tarihi itibariyle okuldaki nöbet görevlerinden de muaf tutulmuştur.

Ben hakkımı tartışmalarla aldıktan kısa bir süre sonra okulumuza teftiş için 3 kişilik bir müfettiş ekibi gelmişti . Bir gün tam kızımı eğitime götürecekken telefonum çaldı ve okul müdürü beni okula çağırdı. İster istemez tedirgin oldum. Özür dileyerek kızımı getirmek zorunda kaldığımı açıklamaya çalışırken, yaşını başını almış olan bir müfettiş bana:

“Lütfen oturun hoca hanım, kızınızın gelmesinde hiçbir sakınca yok. Eğitimden alıkoyduysak ben özür dilerim,”  diyerek okul müdürünü dışarıya çıkardı. Bana önce kızımla ve eğitimi ile ilgili sorular yönelttikten sonra:

“Programınızda çok köklü değişiklikler yapılmış geçtiğimiz dönemlerde. Bu kadar kötü yapılmasının sebebi bir sıkıntı yaşanmış olması mı?” diye sorunca, bir tarafım anlat hadi her şeyi dedi, diğer tarafım da bırak insanlık sende kalsın diye sustu.

“Çözdük diyelim sayın hocam,” diyerek bağladım. Konuşmanın sonunda bana dönüp:

“Benim 16 yaşında otizmli bir oğlum var. Eğer hakkınızı arama noktasında tekrar bir sıkıntı yaşarsanız, lütfen beni arayın,” diyerek iletişim bilgilerini uzattığında anladım ki, yine bir eşekten düşenle konuşuyordum.   Umarım daima bizlerin hayatındaki mücadeleyi, zamansızlığı, emeği, destek görme isteğini eşekten düşmeden anlar çevremiz, ailelerimiz, çalışma arkadaşlarımız ve toplumumuz. Çünkü sizler empati kuramazsanız, bizim yolumuz daha çok uzuyor.

Annelerin Kararına Saygı

Annelerin özel çocukları olduğunda hayatının bitmesi gerektiğine kanaat getirenler, bizi çocuğumuzla beraber eve kapanmak zorunda olduğumuzu hissettirenler oluyor. Can sıkıcı etki yaratıyor aslında bu ama bazen destek bekledikleriniz bile size kendini bu konuda kötü hissettiriyor.

Çalışırsanız çocuğunuza bakmayacağınızı, yeteri kadar ilgilenemeyeceğinizi ima edenler çoğunlukta. Ama bilmiyorlar ki, çalışmaya hem benim, hem de İnci’nin ihtiyacı var. Evde oturduğumda daha verimli olmayacağım öncelikle. Evin işi ile ilgilenirken de o çocuk kendi başına bir köşede oyun oynamaya çalışacak. Ama iş hayatında aktif olduğumda, öncelikle psikolojik olarak iyileşmem hızlanacak, maddi olarak çocuğuma sunacağım imkanlar da iyileşecek. Özel eğitim ciddi bir maddi kazanç istiyor, bu gerçeği bilenler az. Devletin imkanları belli bir saati kapsıyor ve bizim çocuklarımıza daha fazlası gerektiğinde bu bizim imkanlarımızla oluyor. Etrafıma bakıyorum çocuğu normal gelişim gösteren insanlar çocuğunu resim kursuna, müziğe, baleye götürmeyi bile bir ihtiyaç olarak görüyorken, benim kendine yetebilmesi için götürdüğüm eğitimi gereksiz görebiliyor.

Sosyal medyada bazen “çalışıyor musunuz?” diye mesaj atarak çalıştığıma şaşırdıklarını belli edenler oluyor.  Sanki tüm beden varlığımı bile bu yola koymak zorundaymışım ve acınacak haldeymişim gibi tavırları olanların mesajlarına bolca maruz kalıyordum bir dönem. Kimisi de çalıştığımı fark edip , “helal olsun, hayatı bırakmamışsınız,” diyerek destekliyor. Diğerleri de çalışma hayatımı, öğrencilerimin bana iyi geldiğini, benim de sağlıklı bir psikoloji ile kızıma iyi geldiğimi görenler artık “gücünüz artsın” diye güzel temennilerde bulunur oldular. Gün yetiyor mu diye soran olursa, yapacak işleri olanlara asla 24 saat yetmez. Fakat bir şekilde organize edip, telaşa kapılmadan önceliklerinizi belirleyerek yaşama her şeyi adapte ediyorsunuz. İnci’nin ders günleri, benim ders günlerim, onun eğitim dışında götürülmesi  gereken programları, doktor randevuları vs her şey oturuyor bir süre sonra. Doktoru bile bize randevu verirken ,”siz o saatte derstesiniz, sabah erken gelebilirsiniz,” diyerek bize ayrı bir ihtimam gösterdiğinde mutlu oluyoruz.

Sosyal Medya

Sosyal medya çok güçlü bir mecra. Bir paylaşımın gideceği yeri tahmin etmek çok zor olabiliyor. Bir gün hiç unutmuyorum biri mesajında “ karı koca çalışıyorsunuz, neden eski püskü bir eve taşındınız, eski eviniz ne güzeldi,” diye yazmıştı. Bir yanınız kızıyor, bir yanınız bu merak niye diye sorguluyor. Bir yanınız terslemek istiyor, bir yanınız nazikçe yanıtlamak.  Orada yaşıyor sanıyorlar sizi, sosyal medyada her şeyini paylaşan bir gruba alışmışlar, beni de öyle elinde telefonla geziyor sanıyorlar. Farkında olamıyorlar ki oraya koyduğum bir video sadece 1 dakikalık ve onu o an çekmiyorum. İnci ile oynarken, öyle güzel bir an yakalamış oluyorum ki, çaktırmadan telefonu alıp 1 dakikasını anı olarak kaydediyorum. Günler aylar sonra paylaşıyorum bazen. Bazen de öyle güzel çalışmalar yapıyor ki, birilerine “bakın eğitim neleri değiştiriyor,” diyebilmek için kaydedip paylaşıyorum. Ama gün 24 saat, benim koyduğum video sadece 1 dakika.

Çok kızmamakla birlikte, elinden telefonu düşürmeyenlerle aynı kulvarda tutulmaktan gerçekten hoşlanmıyorum. Eski püskü dedikleri ev annemin evi, benim doğduğum yer. Ve 32 sene sonra, kızım sağlıklı olsun diye bir gecede varımı yoğumu bırakıp sığındığım bir kucak benim için. O yüzden nazikçe bunu anlatmayı doğru buluyorum.  Yalnızca özel hayatla ilgili yapılan eleştirileri yersiz bulduğumda tepkimi dile getiriyorum. Mesela “Neden ikinci çocuğu doğursun?” veya  “Neden eşiniz hiç yok videolarda, ayrıldınız mı?”.  Kime ne? Sanırım toplum olarak bu gereksiz alanları merak etme duygusundan acilen kurtulmamız lazım.

Zamanı Değerlendirmek…

Özel gereksinimli bir çocuğunuz varken, kendinize ait özel alanları daha iyi organize etmeniz gerekiyor. İnci bana bu anlamda bambaşka bir kapı açtı. Oturup asla televizyon izlemiyorum mesela, oturup bebek yapıyorum. İki satır yazı yazıyorum. Ertesi güne bir etkinlik hazırlıyorum. Kısacası üretiyorum. Boş kalırsam, zamanı ziyan ediyormuş gibi hissediyorum. İnci uyuduğu anda, kendi pencerem açılıyor ve anne olmaktan çıkıp, Süreyya oluyorum. Aralarda İnci’nin üstünü örtmeye gidiyor olsam da, gece kendim olup, keyif aldığım şeyleri yapmak için zaman yaratıyorum. Ve yaptığım her şeyde tek bir amaç seziyorum, içini dökmek.

Yaptığım bebeklerde çocuklara içimi döküyorum, “ özel çocukların farklılıklarını sevin,” diyorum. Yazdığım yazılarda topluma içimi döküyorum, “bakın bunlar yaşanıyor bu dünya üzerinde, bilin istiyorum,” diyorum. Sosyal medyada da “eğitimle neler oluyor, görün,” diyorum. Benim iç dökme şeklim biraz değişiklik arz ediyor.  Yaşadıklarıma hemen tepki göstermiyorum, susuyorum, tartışmaya girmiyorum ama unutmuyorum da. İçselleştirip, en mantıklı şeyi yapabilmek adına bekletiyorum.

“Kızın gözleri ne garip,” diyen bir çocuktan sonra başladım bebekleri yapmaya. Kıza kızmadım, tepki göstermedim, onu üzmedim.

“Kimseye söylemeyin İnci’nin durumunu,” diye telkinde bulunanlardan sonra , içimden “size inat herkese duyuracağım!” diyerek sosyal medyayı açtım, kısmen çok kişi duydu.

“İnci senin sınavın,” diyerek çocuğumla sınandığımı söyleyenlere , “İnci benim sınavım değil , bugüne kadar geçtiğim sınavların ödülü,” diyerek kitabımı yazdım. “Cennetin Bi’inci Günü” adıyla bile onu anlattım. O benim bu dünyadaki cennetim ve o kitapta da İnci’ye kadar başımdan geçen tüm sınavları yazdım. Okuyanlar anladı ki, İnci benim için zerre kadar üzüntü sebebi değil. Çünkü 28 yıl doya doya üzüldükten sonra gelen ve bana bambaşka bir pencere açan bir çocuk, asla benim sınavım olamaz.

Sevgiler…