“Dafne” bu köşede sizlerle buluşturduğum 15. film. “Özel bireyler, özel hayatlar” diyerek başladığım bu yolculuk, bu kez otizm yerine “Down Sendromu”na uzandı.

İlk başta bu filmi izlemekte ve yorumlamakta biraz çekingenlik hissettim. Otizm hikâyelerine alışkındım. Bir arkadaşımın otizmli kardeşiyle bir masada oturup uzunca sohbet etmiştik. Otizm, olası bir yaşam biçimi olarak zihnimdeki yerini almıştı. Ancak bu filmde tanımlanan durumu ve bu tanıma uyan kişi özelliklerini bilmediğimi fark ettim. Down sendromlu çocukları ya da bireyleri yüzlerindeki tipik özelliklerden tanımak kolaydı ve tüm bilgim bu kadardı. Bugün de bir şey bildiğimi söylemek zor. Bu, bir başlangıç. Özel gereksinimleri olan bireyler dendiğinde; genetik bir farklılıkla dünyaya gelen Down sendromlu insanları da düşünmek gerekiyor. Türkiye Down Sendromu Derneği, bu olguyu şöyle tanımlıyor: “Down Sendromu, genetik bir farklılık, bir kromozom anomalisidir. En basit anlatımı ile sıradan bir insan vücudunda bulunan kromozom sayısı 46 iken, Down sendromlu bireylerde bu sayı üç adet 21. kromozom olması nedeniyle 47 olmaktadır. Down sendromu tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır.” (downturkiye.org/down-sendromu).

Amacım, bu farklı oluş halini otizmle karşılaştırmak değil. Nöro-çeşitlilik şemsiyesine özel hayatlar süren başka özneleri ve yaşam biçimlerini katmak olabilir. Bu satırları daha çok, bu olguyu hiç tanımadıklarını varsaydığım kişiler için yazıyorum. Bilenler için, bu giriş pek bir şey ifade etmeyebilir. Kendime hevesle çıkardığım görev zaten bu özel koşulları tanımlamak ya da tanıtmak değil. Sıklıkla bağ kurulmayan ancak böyle bir bağ bir kere kurulduğunda size çok şey söyleyebilen yaşam hikâyeleri, odağım. Üstelik bu tip filmlerde konuşan şey, ana-akım sinemanın bağımlılıklarından büyük ölçüde sıyrılmış, farklı bir anlatım üslubu oluyor. Alışık olduğumuz klişeler, önyargılar ve popüler bir dilin kolaycılığı yerine; ana karakterin ya da protagonistin mücadalesine önem veren, daha sessiz ve derinden konuşan bir sinemaya tanıklık ediyoruz. Yönetmenliğini Federico Bondi’nin yaptığı, bir İtalyan draması olan Dafne de; gündelik yaşamla iç içe geçen ancak gündelikliğin içinde yitip gitmeyen özel duyarlılıklara işaret ediyor. Senaryosunu Federico Bondi ve Simona Baldanzi’nin birlikte yazdıkları film, ilk açılışını 69. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde yaptı. Bondi, bu öyküyle 2019 yılında Fipresci Panoroma ödülünü aldı.

Şimdi filmin öyküsüne geçelim: Film, kırsal bir alanda gezintiye çıkmış anne ve kızıyla başlar. Annesi, ormana geldiklerinde Dafne’ye sorar: “Kim olmak isterdin?”. Yanıt şöyledir: “Rönesans döneminde bir nedime olmak isterdim,”. Bu yanıtla Dafne, daha baştan kendi varlığını başka bir zamana yerleştirir. Bu rastgele söylenmiş bir şey değildir. Dafne’nin kendine özgü seçimleri olan, güçlü bir kişilik olduğuna gönderme yapar. Annesi’nin yanıtı ise şöyledir: “Ben ilk kadın pilot olmak isterdim. Uçmayı çok isterdim,”. Anne-kızın bu içten diyaloğu sürerken, fonda Ağustos böceklerinin senfonisi vardır. Ve ardından filmin adı kaplar ekranı: Dafne (2.14). Sonrasında dans eden gençler arasında Dafne’yi görürüz yeniden. Neşeli ve rahattır. Mutluluğunu annesiyle de paylaşmak için, kısa süreliğine onun oturduğu yere giderek, orada da dans eder annesine bakarak. Görebildiğimiz üzere, hayat yazın getirdikleriyle dingin ve neşelidir. Ancak bu güvenli ve mutlu günler, Dafne’nin annesi Maria’nın çamaşırhaneye gidip bir daha dönememesiyle bıçak gibi kesilir. Maria ani bir ölümle ailesinden ayrılıvermiştir. Geride, eşini kaybetmenin acısıyla depresyona giren yaşlı bir adam ve bu yeni durumla ne yapacağını bilemeyen, öfkeli, üzüntülü bir evlat kalmıştır. Dafne’nin kendi kimliğini ve özerkliğini keşfedeceği sancılı bir yolculuğa çıkışı işte böyle başlar. Kayıp nesne annedir. Bu kayıp nesnenin Dafne’deki karşılığı; babasının hanesindekinden oldukça farklıdır. Dafne, annesini yitirmekle; hayatı boyunca takip ettiği ve özdeşleştiği varlığın korumasından ve sevgisinden mahrum kalır. 35 yaşında bir kadın olarak, bozulan aile dengesini yeniden kurmak ve babasıyla olan iletişimini düzenlemek onun sorumluluğundadır. Dafne’nin babasıyla iletişim halinde olduğu sahnelerde; otizmli bireylerin aksine, Dafne’nin babasının beden dilini okumakta iyi olduğunu gözlemleriz: Yaşlı adamın yüz ifadesine ve el hareketlerine bakarak annesinin akıbetini gerçekleşmeden önce anlamıştır. Dafne’nin teyzesi ve amcası hastaneye gelirler, acı olabildiğince paylaşılır. Bu sekanslarda Dafne’nin öfkesi daha görünür hâle gelir. Annesinin kaybı, yine bir tatil zamanı ölmüş olan büyükannesinin kaybını da tetikler (14.12). Aile bireyleri, Maria’nın doğduğu evin yakınına gömülme vasiyetini gerçekleştirmek üzere arabayla yola çıkarlar. Bu araba yolculuğu sırasında Dafne, kendisine annesiyle geçirmiş olduğu bir anı hatırlatan, çok sevdiği minik pembe cüzdanı arabadan dışarı atar ve ağlamaya başlar. Hayatın tüm sesleri bir anda kesilir. Dafne’nin ağlama sesi de duyulmaz. Yönetmenin acıyı konuşturma biçimidir, bu sahne. Dahası acının dile getirilemez oluşuna bir saygı duruşu gibidir. Bu sayede sessizliğin çığlığını duyarız. Dafne teyzesine sarılır ve sonra tüm sesler geri gelir. Araba eski ve bakımsız bir taş evin önünde durur. Evin kapısını açtıklarında, kamera yüksektedir. Dafne’yi küçülmüş gösteren bir kadraj içinden görürüz: Sanki yukarıya doğru uzanan hayat merdivenlerine bakmaktadır. Yönetmen Bondi, mekânı ve nesneleri konuşturmakta ustadır: Bu sembolik anlatım, kadının kendi içine doğru yapmak zorunda olduğu ruhsal yolculuğu seyirciye iddiasız biçimde duyurur. Dafne, acı içinde yatakta uyumaya çalışırken, minik pembe cüzdanı attığına pişmandır. Önce onu birisinin bulmasını ister, sonra “En iyisi, kimsenin bulmaması,” der. Bu pembe şeyle kurduğu bağ, annesiyle kurulmuş olan neşeli, sıcak ilişkinin bir yansımasıdır. Ona kimsenin sahip çıkamayacağını bilir. Bir öğle sonrası cenaze için harekete geçilir. Cenaze arabasını izleyen kalabalık içinde, Dafne at kuyruğuyla ve desenli elbisesiyle bir çocuk gibidir (20.44). Down sendromlu bireylerdeki çocuksu sevginin tezahürüne bir karede açıklıkla tanıklık ederiz: Arabada, cenaze töreninin bitmesini bekleyen Dafne’ye kendisi gibi down sendromlu olan kız arkadaşı katılır. Dafne’nin avucunda tuttuğu tırtılı okşarlar ve birbirlerine sarılırlar. Bazen anlam; küçük, sıradan şeylerde gizlidir. Dafne’nin yemek yemesi de bir çocuğunkine benzer. Ancak sosyal bilinci yine bir otizmli bireye göre daha yüksektir. Otobüste giderken yaşlı bir adama yer verişini böyle yorumlayabiliriz (26.40). Dafne’yi tanımak açısından bir diğer önemli bağlam da, işyeridir. Büyük bir süpermarkette çalışan Dafne, hem iş arkadaşlarıyla hem de müşterilerle oldukça rahat iletişim kurmaktadır. İşe yeni başlayan Camille ile kurdukları diyalog önemlidir: Bir öğle molası sırasında “bağlılık” üzerine konuşurlar. Bu konuşma sırasında Dafne, çok sevdiği patronu Jack’in de bir süre sonra işten ayrılacağından yakınır. Anlatı, kendimizi var etmemizi olanaklı kılan ilişkilere veda etmenin zorluğuna gönderme yapar. Baba Luigi bir gece, el feneriyle duvardaki aile fotoğraflarında gezinir, her fotoğrafla elleri daha da titrer. Sonunda ağlamaklı bir sesle “Fotoğraflara dayanamıyorum,” der (43.44). Luigi’nin depresyonu Dafne’yi boğmaktadır. Annenin kaybı, baba ile kızı arasındaki doğal akışı kesintiye uğratmıştır. Birbirlerine yabancılaşırlar. Dafne, aile içindeki konumunu yeniden kurmak için yetişkin kimliğinin acilen tanınmasını talep eder.

Anlatı, olayların birbirine bağlanmasından ziyade; belirli simgesel davranışların rehberliğinde sessizce ilerler. Örneğin, Dafne’nin değerli şeyleri içine yerleştirdiği metal kutusunu boşaltıp içine yalnızca yarı sönük bir balonu koyduğu sahne, buna örnektir. “Hayat hâlâ sahip olduğum en güzel şey,” nakaratıyla süren bir şarkının eşliğinde dans ettikten sonra; Dafne filmin finalinde anlama kavuşacak özel bir şeye sahip çıkar. Gündelik eylemlerle iç içe geçen bu özel farkındalık anları; Dafne’nin güçlü kişiliğinin dışavurumu demektir, aynı zamanda. Film eleştirmeni Lee Marshall “Dafne: Berlin Review” başlıklı yazısında, filmi yüzeysel ancak dokunaklı olarak tarif eder ve filmin görece başarısının Dafne karakterinde yattığını dile getirir: “Dafne, kırmızı ışıklı saçlarıyla bir deniz feneri gibi parlayan, taşkın bir kişiliktir. İki otobiyografik kitap yazmış olan Raspanti gibi, Dafne karakteri de bir süper markette çalışır… Hikâyenin, yaşanan travmadan sonra uzun adımlar atması biraz zaman alır. Problemli ya da farklı çocuklara sahip ailelerin çoğunda olduğu gibi; bu öyküde de sorumluluk sahibi, annedir. Baba melankolik bir uyuşukluk içinde, örtük bir farkındalık sergiler. Her şeyin sonunda kontrolü Dafne alır.” (Marshall, 2019). Bu açıklamadan pek çok şeyin yanında şunu öğreniriz: Dafne’yi canlandıran Oyuncu Carolina Raspanti de bir Down sendromludur. Öyküye kattığı değer, kendi yaşam deneyimleriyle beslenmiştir. Bir başka eleştirmen Ola Salwa da Dafne’nin anlatıdaki özel yerine dair görüşlerini paylaşır: “Dafne, down sendromlu oluşunun dışında, tıpkı diğer kadınlar gibidir. Bir işi, arkadaşları vardır. Yakışıklı erkeklerle flört etmeyi sever. Acısını uyuşturacak haplar almayı reddeder. Sosyal normları yıkıp yıkmadığına aldırmaz. Olduğu gibidir. Aklındakini çekinmeden söyler. Duygularını geldikleri gibi ifade eder. O ne afacan bir çocuktur, ne de bir isyankâr. Ortalama bir insandan daha otantiktir yalnızca. Dafne, bir engellilik hâlinin ya da özel bir durumun; protagonistin kişiliğinin bir parçası olduğu Ralf Huettner karakterlerini anımsatır. Dafne’yle kimyası tutmayanlar için, filmin tamamını izlemek; özellikle aksiyon düştüğünde mücadele gerektirebilir. Ancak bu durum, karakter merkezli öykülerde alınması gereken bir risktir. Bondi’nin filmi, içinden sıcaklık sızan bir nükteyle beraber organik bir çözülme sergiler.” (Salwa, 2019)

Bu iki eleştiri de, Dafne’nin down sendromlu bir birey olarak sergilediği portrenin gücünde hemfikirdir. Dafne, özel bir karakterdir. Toplumsal yaşamdaki küçümseyici tavrın içine saklandığı “farklı” sözcüğüne benzer biçimde özel değildir. Yücelen biçimde “özel”dir. Babasıyla birlikte çıktıkları tren yolculuğunun sonunda bir gezinti yaparlar ve eski bir binayla karşılaşırlar. Dafne korkusuzca binanın kapısını açar ve gizemli bir karanlığın içine doğru konuşur. Burada farklı bir ruh haline geçtiğini duyurur babasına: “Harika bir kilise,”. Oysa burası terk edilmiş, eski bir buzhanedir. Filmin 59. dakikasında yönetmen Bondi, özel bireyler için önemi büyük olan bir kavrama işaret eder: Utanç. Dafne, babasının kendisine ilişkin duygularını anlamak için şöyle der: “Bazen senden utanıyorum, baba. Sen benden utanıyor musun?”. Cevap, hayırdır. Ancak gerçeği yansıtmaz. Baba, kızından özür diler. Bir evladın, anne ya da babasından sevgisini belirli bir şekilde göstermesini talep etmesi çoğu zaman gerçeği değiştirmede yetersizdir. Ancak Dafne, ısrarcıdır. Kendisinden utanılması, onun kimliğini yeniden kurması önünde ciddi bir engeldir. Maria’nın aksine, Baba Luigi kızını olduğu gibi kabul etmez. Bu duygusu örtük te olsa, Dafne’nin varoluşuna yansır. Yürüyüşleri devam ederken, gölde yüzen yeşil, boş bir şişe görürler. Babası, Dafne’ye dönüp “Eskiden şarap doluymuş,” der (1.01.02). Dafne’nin anlatının kimi yerlerinde babasının çok içmesinden yakındığını bilerek hareket ettiğimizde; bu boş şişe imgesi de bir çok anlamla giyinir. Luigi, karısının geride bıraktığı boşluğu içkiyle doldurmaya çalışsa da; o boşluk orada durur. Dafne, babasının acıyla uyuşup kalmasına razı değildir. Anlatının bütünselliği dinginlikle kurmasına eşlik eden ve sonuca taşıyan en önemli edim, Dafne’nin isteğiyle çıkılan bu yolculuktur. Annenin mezarını ziyaret etme amacıyla girişilen bu etkinlik, gerçekte baba ile kızın aynı acıyı birlikte paylaşmaları için bir fırsattır. Arabayla gitmezler. Tren yolculuğunun ardından tepeleri yürüyerek aşarlar. Gece konaklayacakları otele varırlar. Burası bir karı-kocanın işlettiği bir dağ evidir. Baba-kız birlikte akşam yemeği yerler. Duvarlar, içi doldurulmuş av hayvanlarıyla süslenmiştir. Sohbet konusu, gösteriş yapan erkek tavus kuşlarıdır. Dafne sorusunu sorar: “Neden dişiler de gösteriş yapmıyor?”. Baba yanıtlar: “Çünkü seçim hakkı dişilerde,”. Bu konuşma, erkekle kadının hayatla buluşma biçimine gönderme yapar: Kadın seçen varlık olarak onurlandırılsa da, onurlandırılmasa da; sorumluluğu ağır olan taraftır. Maria ile Luigi’nin ebeveyn- lik yükü bir teraziye konsa, Luigi o boş şişe gibi yüzeyde kalacaktır. Luigi’nin avcının karısıyla yaptığı sohbet tam olarak bu gerçeği ortaya çıkarır. Dafne, kadının arıza veren bilgisayarıyla ilgilenirken; Luigi ve kadın derin bir iletişime geçerler. Luigi içkinin verdiği rahatlıkla açılır. Diyalog şöyle akar:

“Doğduğunda üç gün boyunca hastaneye gitmedim. Kızımın mongoloid olduğunu kabul edemedim. O zamanlar bu bebeklere öyle diyorlardı. Ona bakamıyordum. / Seni anlıyorum. / İsteseydik, onu orada bırakabilirdik. / Kiminle? / Hiç bir fikrim yok. /Sonra bir sabah eşim onu önüme koydu. “Onu hisset,” dedi. Bizim gibi kokuyor. Bizden bir farkı yok. / Ondan sonra ona bakmaya başladım. Ondan korkmak artık mümkün değildi. Büyüdükçe, her anlamda annesini taklit etmeye başladı. Biliyor musun? Çok titiz. Her hafta sonu evi temizliyor. Ütü, yemek, toz alma. Ben hastayken, bana iğne bile yaptı,” (1.08.42).

Luigi ağlar. Artık duygularıyla yüzleşmiştir. Ertesi gün oradan ayrılırlar ve yola devam ederler. Önlerinde az bir yol kalmışken, Dafne’nin botu ayağını sıkar. Karşılarına çıkan orman görevlilerinden yara bandı ister. Kısa bir iletişim sonunda, babası ve Dafne ormancıların aracında gitmektedir. Dafne’nin bu iki yakışıklı adamla sohbeti oldukça içtendir. Babası rahatsızlık duysa da, sesini çıkarmaz. Dafne, bir kadın olduğunu babasına dolaylı biçimde söylemektedir. Maria’nın çocukluk evine vardıklarında, Dafne babasına bir hediyesi olduğunu söyler; metal sır kutusunu açar ve içinden o yarı sönük, yeşil balon çıkar. O balonu babasına uzatırken şunları söyler: “İçinde annemin nefesi var. O bunun içinde hâlâ yaşıyor,”. Baba, kızına daha önce hiç bakmadığı gibi bakar. Bakışları buluştuğunda, ruhlarının da bir olduğunu anlarız (1.25.51). Mark Wolyn, “Seninle Başlamadı” adlı yapıtında şöyle der: “Bizim için duygusal anlam taşıyan kitaplar, filmler ve oyunlar, aile ağacımızın gizli bir yerine saklanmış narin meyveyi çatırdatan fırtına gibidirler,” (Wolynn: 2020, 138). “Dafne” de bir fırtına gibi.

 

Kaynaklar

Marshall, L. (2019). “Dafne: Berlin Review”, https//www.screendaily.com/reviews/dafne-berlin-review/5136806.article (16 Eylül 2021)

Salwa, O. (2019). “Review: Dafne”, https://cineuropa.org/en/newsdetail (16 Eylül 2021)

Wolynn, M.(2020). Seninle Başlamadı, Çeviren: Mine

Madenoğlu, İstanbul, Sola Unitas Yay.