Otizmli genç bir adamın toplumsal yaşam içinde kendine yer edinebilmesinin hiç de kolay olmadığını anlatan “Bir Erkeklik Sınavı” filmini Prof. Dr. Hayriyem Zeynep Altan yazdı.

Perulu yönetmen Alonso Mayo’nun ilk uzun metrajlı filmi olan “Luke’un Hikâyesi” 2013 yılında gösterime girdiğinde, fark edilir bir başarı elde etti ve Mayo’ya bir çok ödül getirdi. Başta San Diego Film Festivali En İyi Film Ödülü olmak üzere; Uluslararası Irvine Film Festivali, Uluslararası San Luis Obispo Film Festivali, San Antonio Film Festivali, Garden State Film Festivali ve daha birçok festivalde en iyi film ödülüne layık görüldü.  Ayrıca Uluslararası Bahama Film Festivali İzleyici Ödülü’nü de aldı.

Film bunca ödülü almış olduğu için, beklentilerinizi oldukça yükseğe çekebilir ve ilk bakışta filmde aradığınızı bulamadığınız duygusuna sürüklenebilirsiniz. Ancak film izleme deneyimime ve otizm hikâyelerine alışkın olan zihnimin getirdiği yorumlara göre; bu, oldukça sade ve farklı üslupta bir film. Yönetmen öyle sade bir dille konuşuyor ki, izlediğiniz filmde yer yer bir belgesel tadı alıyorsunuz. Ancak bu tat öyle dengede tutulmuş ki, kurgusal filmin özellikleri dışarıda kalmamış. Filmi diğer otizm temalı filmler içinde ayrıksı kılan bir başka özellik daha var: Komedi kodlarıyla ilerleyen bir sahneyi, bir drama filminin iklimine doğru çekebilme yetisi. Daha açıkça ifade edersem, yönetmen; komedi ile drama arasında kalan incelikli bir ara alanı kullanıma açmış ve izleyiciyi bu melez alana karşı duyarlı olmaya çağırıyor. Bu tavrı, klasik anlatı sinemasına alışkın olan ortalama seyircinin kolaylıkla algılayabileceğini pek sanmıyorum. Bu nedenle filmin kimi izleyiciler tarafından “basit ya da sıradan bir film” olarak etiketlenme riski var.

“Luke’un Hikâyesi” daha en baştan kahramanına farklı bir rota çiziyor. Otizm temalı filmlerin bir çoğunda gördüğümüz “fedakar ebeveyn” rolü bu hikâyede çok başka bir perspektifle ele alınıyor. Otizmli oğlunu 4 yaşındayken terk etmiş bir anneden söz eden bir anlatıyla karşı karşıyayız. Luke’un babasının kim olduğu da hiç kimse tarafından bilinmiyor. Bir çok otizm temalı filmde görmeye alışık olduğumuz azimli, her şeyi yapmaya hazır “anne” rolü burada tersine çevrilmiş. Ne anne, ne de baba var bu öyküde. Luke’u önce yengesi, sonra da büyük annesi yetiştirmiş. Kendisine büyük emek verdiğini Luke’un söylemlerinden öğrendiğimiz büyükanneyi de tanıyamıyoruz. Film; kıyafetlerini özenle giydikten sonra, bir kilise sırasında oturan Luke’un büyükannesinin cenaze töreniyle açılıyor. Dahası henüz tören başlamamış. Yavaş yavaş kiliseye gelenler oluyor. İki yaşlı kadın ve daha sonra Luke’un amcasının ailesi bir anda öyle çok konuşuyorlar ki, Luke çılgınlar gibi bağırıyor. Ve cenaze sekansından bir yatak odasına geçiş yapıyoruz. Luke’un kendi kendine olan sohbeti şöyle: “Bağırmak sana bir şey kazandırmıyor. Sadece seni bir budala gibi gösteriyor herkese.” (3.57) Bu cümlede, otizm temalı filmlerde mutlaka gönderme yapılan “aptallık” kavramıyla ilk kez karşılaşıyoruz. İlginç biçimde, aptal gibi gözüktüğünü kendisine itiraf eden kahramanın kendisi oluyor. Bu tavrı da, yönetmenin incelikli konuşma biçimine bir örnek olarak okumak olanaklı. Niye derseniz; bir çok yönetmen, otizmli kişinin sosyal konumunu dışsal öğelerle ya da başkalarının söylemleriyle dışavurmayı tercih ederken, A. Mayo; bu farkındalığı otizmli bireyin kendisinde topluyor. Luke, büyükbabasıyla birlikte geniş bir yatağa uzanmış ve konuşuyorlar. Akşam 21 civarı ve Luke uyumaya hazırlanıyor. Büyükbabası şöyle diyor: “Ben 25’imde olsaydım, şu an uyuyor olmazdım. Dışarıda içip dağıtıyor olurdum.”

Büyükbaba ile torunu arasındaki bu diyalog bize Luke’un genç bir adam olarak farklı bir konumda bulunduğunu açığa vurur. Konu “kızlar” üzerinde toplanır. Erkek olmanın tanımı, kızlarla kurulan ilişkiye bağlanır. Luke henüz “yetişkin” olarak kabul edilmesini sağlayacak yetilere ve koşullara sahip değildir. Hikâyenin içine girmeyi sürdürüyoruz ve çok geçmeden şunu anlıyoruz: Büyükanneyle paylaşılmış olan yaşam devresi bitmiştir. Luke’un neredeyse tüm yaşamını geçirdiği büyükanne evi, kadının ölümüyle kapanmıştır. Ve çoğunlukla gerçek hayatta da olduğu gibi, ev satışa çıkarılmıştır. Luke’un bu evle bağını koparması kolay olmaz. İlk fırsatta amcasının evinden gece yarısı kaçarak buraya gelir ve burada uyur. Kendisine hazırlamış olduğu özenli kahvaltısını ederken, amcası çıkagelir. İki erkek arasındaki diyalog sırasında, Luke’un bu eve olan bağlılığını daha iyi kavrarız. Amcanın oturduğu koltuk, büyükannenin yeridir. Luke onu uyarır. Amcanın geçtiği diğer koltuk ise büyükbabanın yeridir. Luke onu bir kez daha uyarır. Sonunda amcası bir sandalyeyi kendine çekip oturur. Buradaki “koltuk” ve “sandalye” göstergeleri bize çok başka şeyler anlatır. Amca burada paylaşılmış olan hayata ancak misafirdir. Luke ise bu evin bir sakinidir. Daha sonra Luke ve dedesi, amcanın evinde kalmaya başlarlar. Buradaki hayat, kötü kalpli kraliçenin etrafındakilere zorluk çıkardığı masalları anımsatır. Luke’un yengesi Cindy; görünüşüyle, tavrıyla, konuşmasıyla bir “cadı” gibidir. Zaten hikâyenin biraz daha ilerlediği bir noktada, Cindy’nin kendisi de bir cadı gibi davrandığını kabul edecektir. Luke’un hayatı geri dönülmez biçimde değişmektedir. Cindy, büyükbabanın sorumluluğunu almak istemez ve onu bir yaşlılar evine yerleştirir. Artık Luke; amcası, yengesi ve iki kuzeniyle birlikte yaşayacaktır.

Bir otizmli genç adamın toplumsal yaşam içinde kendine yer edinebilmesi hiç de kolay değildir. Ancak yönetmen burada da farklı tavrını ortaya koyar: Otizmli bireyi saran, bu zorluklarla dolu toplumsallığı; düz bir gözlükten dışarı bakarcasına değil de, ironiyle vermeyi tercih eder. Luke konuştuğu herkesten bir şey öğrenmektedir. Özellikle kendisinden genç olmalarına karşın, oldukça uyanık bir profil sergileyen kuzenlerinden çok şey öğrenmeye başlar. Yetişkin olmanın formülünde öncelik, “bir erkek olmak”tır. Yani bir kız arkadaşa ya da bir eşe sahip olmaktır. Bir kızın ilgisini çekebilmek için ise; düzenli bir işe sahip olmak gerekir. Luke bağımsızlığına giden yolun haritasını elde etmiştir artık. Kendisini pek de ciddiye almayan yengesi ve amcasına rağmen, iş bulma yolculuğuna çıkar. Bu arada bir benzin istasyonunda çalışan kasiyer gencin kendisine verdiği porno dergilere de bakmayı öğrenir. Artık toplumsal yaşam içinde kadınları fark eder olmuştur. Luke’un bireyliğine doğru giden yolu bir kez de dedesi işaret eder: Luke’un, dedesini yaşlılar evindeki ziyareti ve onları bir bankta yan yana arkadan otururken gördüğümüz sekans; erkekler arası bir büyüme koduna gönderme yapar. Luke da eninde sonunda bir erkek olacaktır. Dedesi ona bunun bilgisini sunar: “Artık erkek oldun. Yani hemen hemen oldun sayılır.” (17.22) Ve ardından en önemli cümleyi kurar: “Tek başınasın, evlat.”

Büyümek tek başına yapılan bir şeydir. Etrafımızı saran onca kural, yasak, bizi kınayan ya da destekleyen diğer insanların varlığı… Hepsi çoğunlukla bir gönderendir. Bizi, sahip çıkmaya yazgılı olduğumuz kendi kimliğimize ve hayatımıza gönderirler. Bazen bilinçsizce, bazen bizim kim olduğumuzu görerek. Onların varlığı, bizim kendi yolumuzda yalnız olduğumuz gerçeğini ancak bir süreliğine gizleyebilir. Hayat, kendini kahramana er geç dayatır. Büyükanne ölür, gün gelir büyükbaba ölür. Sevimsiz yenge, kahramanın güzel yemekler yapmasından etkilenir. Kahraman öpüşen bir çift görür; içindeki erkekle karşılaşır. Kuzeni Brad ona bir bira uzatır. Brad’in kız arkadaşı, Luke’u gerizekâlı olarak tanımlar. Kuzen, kızı düzeltir ve Luke’u yeniden tanımlar: Gerizekâlı demek doğru olmaz. Değil mi Luke? Sen otizmlisin.” (18.53)

Böylece Luke’un “otizmli” olduğu ilan edilir: “Büyükannem bütün sınıflandırmaları reddetmemi söyledi. Ben de herkes kadar özel biriyim. Belki biraz fazlası olabilir.” (19.05)

Luke lise diploması olan, hoş görünümlü bir genç adamdır. Üstelik çok lezzetli yemekler pişirebilme yeteneği vardır. Birden izleyici olarak; Luke’un diğer insanların zayıflıkları karşısındaki tarafsızlığıyla karşılaşırız. Yönetmen, Luke’u hayatın içinde aciz kalan bir varlık olarak göstermek yerine; onu zayıf görenlerin hayatına gerçekçi bir bakış fırlatmamıza olanak tanır. Aslında kimse mükemmel değildir. Dışarıdan “normal” görünmeleriyle, toplumsal hiyerarşide daha yukarılarda olduğunu varsaydığımız amca ve yenge ve onların kurduğu aile; hiç de iyi durumda değillerdir. Amcası bir ceset gibi aynı günü yaşamaktadır. Eşiyle aralarındaki sevgi bağı incelmiştir. Çocuklar bu sevgisiz ortamda kendi kabuklarına çekilmişlerdir. Luke’un onların hayatına girişi her şeyi değiştirir. Yalan söylemeyi ve sır saklamayı bilmeyen Luke, kalbinin tüm iyiliğini bu aileye akıtır. Onun kendisi olmaktaki bu doğal tavrı, etrafındakilerin kendileriyle yüzleşmesine neden olur. Kuzeni, Luke’un hazırladığı mükemmel kahvaltının sırrını bilmek ister: “Ne var bunun içinde?” Luke cevap verir: “Sadece tereyağ ve sevgi.” Artık bu evin yabancısı olmaktan çıkmaya başlamıştır. Hem yengesi, hem amcası onu ciddiye almaya başlar. Onların içlerini dökebildikleri, kendilerini asla yargılamayacak birisi vardır artık: Luke. Anlatının bundan sonrası, Luke’un bulduğu ilk işte hayatta kalması üzerinde yoğunlaşır. “Click & Easy” adlı bir firmada, posta tasnifi ve kahve yapmaktır onun işi. Burada Luke’a yol gösteren, ona öğretmenlik yapan çılgın bir karakterle karşılaşırız. Zack adındaki bu adam, Luke’un gözlemcisidir. İlk başta onu epey strese sokar. Onun öfkeli tavrı aslında kendisinedir. Zack’in de bir otizmli olduğunu çok sonra anlarız. O kendisini oldukça iyi yetiştirmiş, deneyimli biridir. Babasının sahibi olduğu bu şirkette toplumsal yaşamın acımasızlığına maruz kalmış, ama sonunda biri olmayı başarmıştır. Luke’a ilk söylediği sözler sosyal hayatın iki yüzlülüğüne göndermelerle doludur:

“Neden yaşadığını biliyor musun, Luke? Sen, buraya insanlar senin için üzülsün diye geldin. Çünkü insanlara senin gibilerin de olduğu, berbat bir dünyada yaşadıklarını hatırlatıyorsun.” (49.33)

Tüm bunlar olup biterken, Luke’un aklında; iş bulma kurumunda sekreterlik yapan Maria vardır. Aslında bu yolculuğa ona çıkma teklif edebilmek için çıkmıştır. Ama Maria ona “evet” demeyebileceğinin sinyallerini yollar. Luke’un sınavlarından biri de, budur. Dedenin sözleri büyümeye giden yolda bir reçete verir: “Evlat, erkekler sızlanmaz. Gider ve gerekeni yaparlar. O kadar.”

Anlatının sonraki rotası bellidir: İş yerinde ona patronluk yapan Zack, Luke’u flört davranışları konusunda eğitecektir. Bu sekanslarda, otistik kişinin toplumsal davranışlarda yetersiz kalmasına bol bol gönderme vardır. Zack bilgisayarındaki bir yazılımdan söz eder: “İnsan simülatörü.”  Bu program, Luke’a yüz ifadelerini doğru okumayı ve ekrandaki yüze doğru tepkilerle yanıt vermeyi öğretecektir. Yüzleri okumakta, göz teması kurmakta, flört etmede oldukça yetersiz olan otistik bireylerle ilgili toplumsal yargılara dikkat çeken bu kareler anlatıda önemli bir yere sahiptir. Zack de içini döker: “Sandım ki, normal biri gibi davranırsam, benden hoşlanabilirdi. Ama hoşlanmadı. Onlarla aynı topluma ait değiliz. Bunu kabul etmek zorundasın. Yoksa sadece acı çekersin.” (1.01.27) Bu söylemlerde “normallik” ve “farklılık” kavramlarının sorunsallaştırıldığını fark ederiz. Luke’un nasıl biri olduğunu biliriz. Ancak hayat yolunda nasıl seçimler yapması gerektiğini ve kim olmaya doğru evrileceğini bilemeyiz. Bu noktada anlatı, geçmişe giderek bir parantez açar: Kız kuzen, evde eski bir kaset bulur ve onu kamerada oynatır. Bu görüntüler, Luke’un çocukluğuna aittir. Luke kendisinin 4 yaşındaki imgesiyle ve annesiyle karşılaşır. Luke’un hayatındaki eksik aşk nesnesi bir kız arkadaş değildir aslında. Onun hayatındaki eksik nesne, “anne”dir. Luke bunu fark eder ve annesi Sera’yı görmeye karar verir. (1.11.18) Zack, bu aşamada da ona öğretmenlik yapmayı sürdürür: Luke’un görünüşünde ve giyiminde biraz değişiklik yapmak iyi olacaktır. Artık yeni bir saç kesimi, gözlükleri ve yeni kıyafetleri vardır. (1.14.42)

Luke’un annesi Sera kendisine yeni bir hayat kurmuştur. Evlenmiştir. Yetişkin bir oğlu vardır. Ailecek bir kuyumcuyu işletmektedirler. Luke, Maria’ya bir hediye alma bahanesiyle bu kuyumcuya gider. Annesinden önce, kardeşiyle tanışır. Sonra, alışveriş merkezinin bahçesindeki bankta oturan annesine yönelir. Başta oğlunu tanımayan anne, konuşmanın bir yerinde Luke’u tanır. Anne ile oğlun yıllar sonraki diyalogları şöyledir:

– Mutlu musun, Sera?

– Seninle konuşabileceğimi hiç düşünmemiştim. Çok güzelsin.

– Ailem bunu bilmiyor. John bilmiyor. Lütfen ona söyleme. Buna hazır değil. Çok üzgünüm.

Sera bunları söylerken ağlar ve kalkıp gider. Luke çaresizce sallanmaya başlar ve hep aynı cümleyi tekrar eder: “Ben her şeyi doğru yaptım.” Luke bu haksızlığa dayanamaz ve kuyumcunun karşısından isyankâr biçimde annesine bağırır: “Bu yaptığın hiç hoş değildi.”

Sonra Luke’u, tek başına, bir köprünün üzerinden denize bakarken, arkadan görürüz. Zack yanına gelir ve ona dostluktan söz eder. Luke büyümenin eşiğindedir. Bunu anlarız. Eve gittiğinde ise, dedesinin ölüm haberini verirler. Luke bu haberi büyük bir olgunlukla karşılar. İş yerine gittiğinde, büyük patronun onunla görüşmek istediği bildirilir. Kovulacağını sanan Luke tedirgindir. Oysa, artık bir maaş alabileceği gerçek bir işe terfi etmiştir. (1.29.30) Amcası Luke’u Maria’ya götürmeyi teklif eder. Arabada giderlerken, amca yine içini dökmeye başlar. Bu kez söylediği şeyler iyidir: Aradan bir yıl geçtikten sonra, karısıyla ilk kez sevişmiştir ve mutludur. Luke, bir kadınla sevişmenin güzel bir şey olduğunu duyar ve gülümser. Artık yapmak için yola çıkmış olduğu her şey, elinin altındadır. Bir işi vardır. Bir erkektir. Arabadan iner ve Maria’nın bulunduğu masaya yaklaşır. “Maria, sana çıkma teklif etmek istiyorum,” der. (1.30.50) Onun için almış olduğu küpelerin içinde durduğu minik kutuyu ona uzatır. Maria onu kibarca reddeder. Luke şaşkındır. Kutuyu geri alır ve kapıdan çıkar. Arabaya döndüğünde, amcası olanları anlamıştır. Konuşmaya başlarlar:

– Her zaman ikinci bir şans vardır. Değil mi, Luke?

-Evet, var. Bu gezegende 3.2 milyar kadın var. Ve ben bir tane bulmak zorundayım. (1.32.16)

Film bu cümleyle biter. Luke sızlanmadan yoluna devam etmeyi ve ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmiştir.