Salgın başlayalı 9 ay olmuş. Kaybolmuş kocaman bir 9 ay. Başkalarının evlatları için çabalayan bir matematik öğretmeniyim. Ama benim evladım için çabalayan hiçbir şey yok etrafımda. Ne acı.

Her şeyin başı elbette sağlık, herkesten daha çok önemsiyorum bu durumu evladım için. Fakat kritik dönem denilen dönem de kayıp gidiyor ellerimden. Sırf okula devam edebilmesini teyit edebilmek için onu takip eden tüm doktorlara gittim. Herkese aynı soruyu sordum:

“Okula gidebilir mi hocam? “

Aslında herkes istediğim cevabı verdi.

“Evet” diyenler benimle aynı fikirdeydi. Okul İnci’ye çok iyi geliyordu. Sosyal ortam kesinlikle bu dönemde olmalıydı. Zaten çocuklar covid-19 u hafif veya semptomsuz atlatıyordu. Bunu duyunca hemen okula gidesiniz geliyor. Bir saniyeyi bile kaçırmasın istiyorsunuz. Zaten geride kalıyor genetik olarak, yetişebildiği kadar yetişsin diyorsunuz. Sonra diğeri:

“ Ben kendi çocuğumu göndermiyorum. Bence hayır “ diyor. 12 yaş altı çocuklardaki istisnaları, vefat etme durumlarının da olduğunu, riske atılmasının doğru olmadığını anlatıyor. İşte o zaman da:

“Ben ne yapıyorum ya? Kendim evdeyim, çocuğu neden atıyorum okula, dursun yanımda,” diyorsunuz. Bu ikilemde kalmaktan öyle çok yoruldum ki. Her dinlediğim mantıklı geliyor, hepsi aklıma yatıyor, kim ne derse “doğru” demeye başlıyorum. Hangisinin doğru olduğuna uzun zamandır sağlıklı bir zihinle karar veremediğimi hissediyorum. Aklımdaki tek düşünce , “kritik dönem kaçıyor!”

Peki, ne yapıldı? Şuan yapılan en güzel şey sadece rehabilitasyon merkezlerinin açık kalmış olması. Ama yeterli mi? Her çocuk için yeterli olmadığı kocaman bir gerçek! Bir yandan salgın tüm hızıyla devam ediyor, her yer kapansın diyorsunuz, diğer yandan da eğitim sorusu aklınızı meşgul etmeye devam ediyor. Çünkü ben başka evlatlar için sürekli bilgisayar başında ders anlatırken, benim çocuğum evde kendi halinde takılıyor saatlerce. Ve çaresizlikten çizgi film de açtığım oluyor, oyun odasında onun yanında ders anlatmaya çalıştığım da.

Ben çocuklara , “anlaştık mı ?” diye sorduğumda arkadan ,”anştık” diye bağıran çocuğum, konuşmaya başladığı için içimi pır pır ederken, vicdanımı da sızım sızım sızlatıyor. Tam konuşma atağı yaşadığı dönemde evde tek başına konuşmaya mahkum ediyorum onu. Çaresizim. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, eve birini getirmek, bakıcı tutmak, oyun ablası almak da büyük bir risk. Salgın devam ederken, korunmaya çalışırken, olabildiğince izole yaşamaya gayret ederken dışarıdan birini getirmek hiç mantıklı gelmediği için bu haldeyiz.

Bir tek ben mi? Asla ! Çocuğu olan herkes şuan aynı çaresizlikle savaşıyor. Fakat özel çocuğu olan anneler bir tık daha bocalıyor diyelim. Benim ;

“Hadi bakalım aç bilgisayarını, hemen canlı dersinin başına oturuyorsun!” deme şansım yok. Benim:

“Al bakalım yemeğini ye ben ders anlatırken.” Deme şansım yok!

O , bir yandan  elimi kolumu çekiştirip beni oyun odasına sürüklemeye çalışırken , “Hadi git kendin oyna” diyemiyorum. Hiç kendi oynamadığı için değil, her oyundan bir eğitim çıkarmaya çalıştığımız için. Kendi yemeğini yiyebilecek kadar parmakları güçlenmediği için ve onlara ait bir canlı ders uygulaması olmadığı için. Çünkü yaşları bir canlı derse de uygun değil ne yazık ki. Özel çocukların hangisini sabit bir şekilde bilgisayar başına oturtup bir şey öğretebilirsiniz ki? Onların eğitimi “bire bir”dir. Kişiye özeldir ve yüz yüze olmalıdır.

Eğer ben kendi çabamla götüremiyorsam ki, canlı derslerimden çoğu zaman götüremedim, eğitim de yok demek bizim için. Eğer maddi gücünüz de yoksa, özel öğretmen filan da tutamıyorsanız, vay halinize. Yemek yapmak da lazım, temizlik yapmak da, evi toplamak da. Canlı dersten sonra onunla oynamak uğruna hep birlikte kahvaltı da ettik, makarna da yedik. Ama görüyoruz ki bu salgın bir günde bitmedi, kim bilir kaç günler daha bitmeyecek!

Peki, kaç gün daha tek başına oynamaya terk edeceğiz bu çocukları? Ben, hep kendi evlatlarım gibi gördüğüm çocuklara formüller öğretirken, kendi çocuğuma, kendine yetebilmeyi öğretmeyi erteliyorum. Çünkü sadece adı “özel” çocuk. Başka “özel” olan hiçbir şey yok bizim için. Her gece yatarken sabah dersim olduğunu düşününce mideme kramplar giriyor. Ders anlatmaktan hiçbir öğretmen yorulmaz. Ama yandaki çocuğunu oyalamaya çalışmaktan, ona bir elle yemek yedirirken diğer eliyle soru çözmeye çalışmaktan, yerde iki büklüm onun yanında oyun oynar gibi oturup orada da ders anlatmaya çalışmaktan gerçekten yorulur. Dersi biter, ama işi bitmez o öğretmenin. Öğretmeye çocuğuyla devam eder.

Hayatımda ilk kez bir eğitimci olarak çok bencilce bir sevince kapıldım birkaç gün önce. Okullar henüz tamamen kapanmadan önce İnci’yi okuldan almak zorunda kaldık. Çünkü yaşadığımız minik ilçede hastanelerin kapasitesi doldu ve basit bir soğuk algınlığı için bile hastaneye gitmek zorunda kalmamak için bu karara vardık. Ama okullar devam ediyordu, İnci arkadaşlarının yaptığı her etkinlikten, her paylaşımdan da uzak kalıyordu. Bu bizim seçimimizdi ama ZORUNLU bir seçimdi.

Bir süre sonra yeni bir genelde ile tüm okullar kapanınca, hayatımda ilk defa sevindim. Bir eğitimci olarak değil, bir ANNE olarak sevindim. Şimdi herkes İnci ile eşit şartlarda olacaktı. Herkes evinde, herkes annesiyle ve herkes arkadaşlarından bir süre uzak kalacaktı. Bu hayat beni buna sevinir duruma getirdi.

Peki, ne olacak? Biz yine sabah kalkıp hızlıca kahvaltıya oturacağız. İnci bitiremeden benim dersim başlayacak. Kahvaltı tabağımın yerine bilgisayarım gelecek. Sol elimle ağzına peynir sokmaya çalışırken:

“Günaydın arkadaşlar. Nasılsınız bakalım bu sabah? Eğer uyanabildiyseniz haydi bakalım konumuz eşitsizlikler!” diye okuldaki çocuklarımı bu sürecin ağır psikolojisinin içinde motive etmeye çalışacağım. 7 saat üst üste ders anlatırken, her teneffüs İnci gelip:

“Adde ders bitti?” diye soracak. İçimden şu cümleyi kurabildiğine sevinirken,

“Yok anneciğim, 4 bitti, 3 kaldı.” Diyeceğim. O da bana,

“3 ders kaldı” diye tekrar edecek. Sonra ben,

“1-2-3 “diye saydırma çalışmaları yapıp, yine krizi fırsata çevirmeye çalışıp azıcık da ona bir şey öğreteceğim. Teneffüs bitecek ve;

“Haydi bakalım, 5. Soruda kalmıştık arkadaşlar….” diyeceğim.