HASTANEDEN OKYANUSA…

Hayatlarının 20 yılını bedensel engellilere adayan rehabilitasyon uzmanı Prof. Dr. Nadire Berker ve eşi çocuk ortopedisti Prof. Dr. Selim Yalçın, yelkenli tekneleri gerçekleştirdikleri dünya seyahatinde, uğradıkları yerlerde yerel halkın ve denizcilerin sağlık sorunlarıyla ilgilendi.

Nadire Hocam, öncelikle alanı bilmeyen için sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Liseyi Robert Kolej’de, tıp eğitimimiyse İstanbul Tıp Fakültesi’nde tamamladım, hatta tıp diplomamı da annem Prof. Dr. Ender Berker’in elinden aldım. Daha sonra da ihtisasımı Marmara Tıp Fakültesi’nde tamamladım. Ülkemizde bedensel engelli çocuklara verilebilen sağlık hizmetlerinin çok yetersiz olduğunu görerek çocuk rehabilitasyonu alanına yöneldim. Bir yandan bu konuda dünyadaki dünyadaki gelişmeleri hekim ve fizyoterapistlerimize aktarmaya çalışırken bu konularda yazdığım kitap ve bilimsel makalelerle doçent sonra da profesör oldum. 2012 yılında emekli oldum ve yelkenli teknemizle dünya turuna çıktık.

Bildiğim kadarıyla ailenizde fizik tedavi alanında çalışmalar yürüten üçüncü kuşaksınız. Dedeniz Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu ülkemizde alanın kurucusuydu. Anneniz Prof. Dr. Ender Berker alanın en saygın isimlerinden. Nasıl bir duyguydu böyle bir ailenin içinde büyümek?

İnsan tıp camiasının içinde büyüyor, hekimliğe çok aşina oluyor. Ben küçüklüğümden beri hekim olmayı istemiştim. Dolayısıyla hep o yönde ilerledi eğitimim. Önümde de annem gibi bir örnek olması çok önemliydi. Kendisi hala çalışmaktadır ve Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon bilim dalının en saygın hocalarından biridir. Hekimlik ve hocalık konusunda bana çok örnek olmuştur, ondan pek çok şey öğrendim ve  ben de fizik tedavici olmayı seçtim.

Türkiye’de, serebral palsi alanına kıymetli katkılarda bulunmuş bir hekimsiniz. Hala bu konudaki tedaviler sizin attığınız temel üzerinde ilerliyor. Bize bu alanda nasıl çalışmaya başladığınızdan bahseder misiniz?

Ben tıp fakültesi öğrencisiyken, çocuklarda sakatlık yaratan hastalıkların başında gelen spina bifida ve serebral palsi çocuk stajında ders olarak anlatılmazdı, serebral palsiden ortopedi stajında şöyle bir bahsedilirdi, spina bifida ise deyim yerindeyse neredeyse hiç bilinmeyen bir konuydu. Daha sonra asistanlık yıllarımda da rehabilitasyon hekimlerinin de çocuk sakatlıklarıyla ilgilenmediklerini, bu konuları bilmediklerini gözlemlemiş, bu alanda çok büyük bir bilgi boşluğu olduğunu düşünmüştüm. Başlangıçta serebral palsiye yönelmedim, bu konuda iyi kötü bir şeyler yapılmakta idi. Meslektaşlarımızın tedavisi konusunda çok yetersiz kaldığı spina bifida ile çocuk rehabilitasyon alanına girdim. Çünkü o dönemde ülkemizde spina bifida hasta sayılarında yılda binleri aşan ani bir artış oldu.

Sizin her ikisi üzerine de yayınlanmış kitaplarınız var değil mi?

Evet, spina bifida kitabımız bildiğim kadarıyla Türkçe yayınlanmış halen tek kitaptır. Çünkü biz spina bifidalı hastalarla çok yoğun çalıştık. 1998-1999 yıllarında hasta sayılarımızda büyük bir artış oldu. Dolayısıyla o dönemdeki beyin cerrahı arkadaşlar “Böyle bir hasta grubumuz var bize yardımcı olun,” dediler. Ortopediden hocamız, eşim ortopedist Prof. Dr. Selim Yalçın, ürolog Prof. Dr. Tufan Tarcan ve nöroşirurjiyen Prof. Dr. Mehmet Özek ile beraber o vakitler Türkiye’nin ilk spina bifida polikliniğini yapmaya başladık. Ülkenin dört bir tarafından gelen çocuk hasta sayıları karşısında dehşete düştük. Bu konuda bilgi kaynağı araştırmaya başlayınca Türkçe hiçbir şey olmadığını gördük. Almanca, İngilizce yayınları okuyarak ve yurt dışında bu konuda isim yapmış hastaneleri ziyaret ederek, dünya kongrelerine giderek bilgi birikimimiz arttı. Hatta ilk gittiğimiz spina bifida kongresinde sunduğumuz bildirilere o kadar çok şaşırdılar ve beğendiler ki Selim Hoca’yı bildirisini büyük salonda bir kez daha sunmak üzere davet ettiler.

Serebral palsi alanına nasıl yöneldiniz?

Spina bifida kitabını yayınlayıp bu konuda peşpeşe bilimsel toplantılar yaparak bilgi birikimimizi meslektaşlarımıza aktardktan sonra 2000 senesinde serebral palsi alanına yoğunlaştık. O alanda da yurt dışından çok kıymetli hocalarımız vardı. ABD’nde Oregon’da Dr. Michael Sussman, Philadelphia’da Dr. John Dormans, New York’ta rahmetli Prof. Dr. Leon Root alanın öncüleriydi. Onların da yardımları ile Türkçe olan serebral palsi kitabımızı yayınladık. Türkiye’nin pek çok ilinde Serebral palsi kongresi ve aile eğitimleri yaptık. Sonra da İngilizcesini yazdık serebral palsi kitabımızın.

Bu kitaplara ücretsiz de erişilebiliyor değil mi?

Evet. Yazdığımız bütün kitapları internet ortamına, bedava indirilip basılıp okunabilecek şekilde koyduk. İngilizce serebral palsi kitabımız yurt dışında da değerli meslektaşlarımızın katkıları ile 2. baskısını yaptı. Sanırım 1.000.000’a yakında da internetten indirildi. Dünyanın en çok okunan serebral palsi kitaplarından biridir.

İngilizce dışında, Vietnamca, Gürcüceye, Endonezyaca’ya da çevrildi. Hatta Endonezyaca’ya çevrilmesi güzel bir hikayedir. Biz Yeni Zelanda’dayken Jogjakarta’da Serebral Palsi aile derneğinin başındaki bir hanım, İbu Reny’den “Kitabınızı dilimize çevirmek istiyorum,” diye bir e-mail aldık. “Gelelim size destek olalım,” diye cevap verince Bayan Reny çok şaşırmış, ‘herhalde internet hesabım hacklendi, yanlış bir kişiye mail attım’ diye düşünmüş. “Biz dünya turundayız gelebiliriz,” dedik. Birkaç ay sonra Endonezya’ya vardık ve Jogjakarta’da hem kitabımızın çevirilerine yardımcı olduk hem de hekimlere, terapistlere ailelere yönelik üç buçuk günlük bir kongre yaptık. Endonezya’nın büyük şehirlerinden Jogjakarta’da önce derneğin hastalarına baktık, sonra ailelerin eğitimi için Java adasının çeşitli yerlerinden gelen 100’den fazla aileye eğitim toplantısı düzenledik, en son da hekim ve terapistlere yönelik bir kongre yaptık, Serebral Palsi konusundaki modern bilgi birikimini meslektaşlarımıza aktardık. Aynı toplantı dizisini daha sonra Malezya’nın Penang kentinde de tekrarladık.

Siz Marmara depreminde de Global Help ile gönüllü çalışmada bulunmuştunuz. Bu çalışmalara katılmak hayatınızı nasıl etkiledi?

Zaten hekimlik insanlara yardım etmek üzerine bir meslek olduğu için bu tür çalışmalara çok yabancı olmuyorsunuz. Hekimliğin doğasında yardımcı olmak var.

1999’daki Marmara depremi bizim hastaneyi direkt etkilemişti. Depremde yaralananların çoğunu hastanemiz kabul etmişti ve bütün hastane bir deprem hastanesine dönüştürülmüştü. Herkes dur durak bilmeden çalışıyordu. O dönemde yurt dışından gelen yardımlardan biri, üniversite içinde bir ortez protez atölyesi (yapay uzun atölyesi) kurmak üzerineydi. O sırada daha sonra atelyenin başına geçen Prof. Dr. Yaşar Tatar ile tanıştık. Onun çabaları sayesinde güzel bir ortez protez atölyesi kurduk. Hem deprem hastalarına yönelik hem de spina bifida ve serebral palsi hastalıklarına yönelik Türkiye’de hiç yapılmayan protezleri yapma şansı bulduk.

Sonra ilerleyen zamanda da, Türkiye’nin ilk Cerebral Palsy and Developmental Medicine (Serebral Palsi ve Gelişimsel Tıp) kongresini düzenlendiniz. Onu yapmaya nasıl karar verdiniz?

Bu alanda dünyanın en önemli kuruluşu American Academy of Cerebral Palsy and Developmental Medicine’dir. Bu kuruluş her yıl büyük bir toplantı yapar. Biz de 2000 yılındaki kongreye katıldığımızda orada o zamanki başkan Michael Sussman hocamız niye Ortadoğu’dan katılım olmadığını sordu, biz de “Buraya gelmek çok pahalı. Hekimler gelebilir ama fizyoterapistler, konuşma terapistleri için çok zor,” diye açıklaynca bize bir öneride bulundu, siz bu kongrenin aynısını kendi ülkenizde düzenleyin, biz de yardım edelim, siz yapın biz gelelim,” dedi. “Nasıl yapacağız?” diye sorduk. “Ben size American Academy’den Seed Money (Tohum Para/Teşvik Ödemesi)  çıkarırım. Devamını siz getirirsiniz,” dedi. Hakikaten bize 10.000 dolar çıkartılar. Tabi kongre düzenlemek için bu çok komik bir rakam. Biz de bütün kaynakları seferber ettik, on Amerikalı hocamız da tamamen gönüllü olarak katıldılar. Birçok meslektaşımız destek oldu. Bu kongrelerde konuşmalar genellikle ücretli olur, burada kesinlikle öyle bir şey yoktu. Böylelikle 2002 yılında ilk East European and Mediterranean Cerebral Palsy and Developmental Medicine kongresini yaptık. Daha sonra o kongre iki yılda bir her sene yapıldı, halen de sürmektedir.

Bir yandan da 2000 yılındaki AACPDM kongresinde üniversite hastanesinden bize ortez protez yardımı yaptılar. O zaman valizde kilo kısıtlaması yoktu. Bütün modern ortezleri valizlerimize koyduk,  örnek olarak getirdik. Türkiye’de ilk defa Marmara Üniversitesi’nde kurduğumuz ortez protez atölyesinde ülkemizde daha önce bilinmeyen ve üretilemeyen ortezleri o örnekler üzerinden yapma şansımız oldu.

Bütün bunları yapacak motivasyonu nasıl buldunuz? Çok yorucu değil miydi sizin için?

Çok zor, çok emek yoğun bir iş. Ama aynı zaman da çok ödüllendirici, insana kendini iyi hissettiren sonuçları ile çok mutlu eden bir iş.

Bizim o zamanki çabamız ve eforumuz sayesinde, dünyada sakat çocuklar, özelde de serebral palsi ve spina bifida alanında oluşan bilgi birikimi ülkemize ve bölgemize taşındı. Hem kitaplarda, hem eğitim toplantılarında meslektaşlara ve hasta çocuklarımızın ailelerine aktarıldı. Mesela fizik tedavi camiasında Çubukçu Günü çok önemli bir eğitim günüdür. Biz 1999 yılındaki Çubukçu gününün konusunu Spina bifida olarak belirlemeyi başardık, çocuk sakatlıklarının rehabilitasyonu konusunu fizik tedavi ve ortopedi hekimlerinin ilgi alanına yeniden soktuk, bu gelişme bizden sonra da devam etti. Böylece fizik tedavicilerin ve ortopedistlerin konuya ilgisi arttı. Çocuk doktorlarının ilgisi ve bilgileri tazelendi. Terapistler bilimsel ve sistematik bir ilgi duymaya başladılar ve birkaç terapistin işi olmaktan çıktı konu. Bizim yetiştirdiğimiz asistanlar profesör oldular, ana bilim dalı başkanı oldular ve şimdi onlar da bu çabayı aynı şekilde devam ettiriyorlar.

Bütün bu çalışmalardan sonra eşiniz Prof. Dr. Selim Yalçın  ile birlikte yelkenliniz ile dünya turu yaptınız… 

Yaptık. Bunlar aslında daha çok Selim’in alanı. Eşim bütün bu çalışmaların motoru ve lokomotifidir. Çok sistemli bir insandır. Ben kaptan ya da lider olarak değil de ekip elemanı olarak iyiyim. Fikir çıkar sonra ekip elemanları fikri yaşatır ya, öyle bir çalışma içindeydik. Yelkende de öyle oldu.

Nasıl karar verdiniz dünya turuna?

Uzun yıllar ülkemizde çalıştıktan sonra 2012’de benim emekliliğim doğdu, eşiminki de. Çocuklarımız yuvadan uçtular, hepsi yurt dışına gittiler. İstanbul şehri zorlaştı. Biz de “Ne yapmak istiyoruz?” diye düşündük. Yelken ile dünyayı dönmek istediğimize karar verdik. Bu hep bizim hayalimizdi. “Bir Markiz adalarını bir de Madagaskar’ı görmek istiyorum,” diye eşime söylerdim. O da şaka yollu, “Her şeyi yaparız yeter ki zaman ve enerjimiz olsun,” dedi.

Açık yüreklilikle söylemem gerekirse, bize ait olan bütün her şeyimizi verdik. Çocuklarımıza, ailemize arkadaşlarımıza dağıttık, sattık, savdık. Bütün yüklerimizden kurtulduk. 4 bavul ile 44 feet yelkenliye sığdık. Hatta istediğimizden biraz büyük bir yelkenli aldık. 40 feet almayı düşünüyorduk ama torun olur yakında gelirler, diyerek kendimize göre birazcık büyük aldık.

 Daha öncesinde deniz ve tekne ile aranız nasıldı?

Bizim hep yelkenlimiz vardı. Eşimin sekiz yaşından beri, çeşitli tekneleri olmuştu. Meslekten arta kalan bütün zamanı denizde geçirirdik. Dünya turu ise yakınlarımızı ve çocuklarımızı bırakamayacağımız için bize çok zor gelirdi. Sonuçta çocuklarımız büyüyüp yuvadan uçtuktan sonra, aile büyüklerimiz de sağlıklıyken ve bize ihtiyaç minimum düzeydeyken buradan ayrılma fırsatı doğdu. 2012 yılının mart ayında her şeyi kapattık ve teknemizi Fransa’dan almak üzere İstanbul’dan ayrıldık. Teknemiz Keyif Fransız yapımı Alubat Ovni alüminyum bir tekne. Salması inip kalkabiliyor. Böylece salması kalktığında kayık gibi oluyor, karaya oturtulabiliyor, atollere ve sığ sahillere girebiliyor. Dokuz senedir hem yelkenlimiz hem de evimiz. Bakım ve tamiratlarını kendimiz yapıyoruz. Bir tek geçen yıl Türkiye’de bir arkadaşımızın tersanesinde yoğun bir bakım ve tamirat yaptık.

Tekneniz ile nerelere gittiniz?

2012 Nisan başında Fransa’nın Atlantik Okyanusu kıyısından yola çıktık. Avrupa’yı nehir ve kanallardan geçtik ve denize indik. Fransa’nın Le Havre limanından girdik, 61 gün sonra Romanya’nın Köstence limanından çıktık. Muhteşemdi. 10 ülkede 10 başkenti nehirden geçtik. Paris, Frankfurt, Bratislava, Viyana, Budapeşte gibi şehirlerde teknemizde kaldık. İki ay süren nehir maceramızdan sonra Karadeniz’den İstanbul’a geldik. İstanbul’dan tekrar denize açılıp Akdeniz’den Atlantik okyanusuna, Atlantik Okyanusu’ndan Karayipler’e, Panama Kanalı’ndan Pasifik’e geçtik. Pasifik’te fırtına sezonunu Yeni Zelanda’da geçirdik. Yeni Zelanda’dan hareket edip Endonezya’ya, Singapur, Malezya, Tayland, Maldivler, Maldivler’den de herkesin yaptığı gibi Kızıl Denizden Akdeniz’e dönmek yerine rotayı güneye çevirdik. Madagaskar’a gittik. Madagaskar benim hayalimdi. Madagaskar’dan da yine yelken ile Güney Afrika’ya gittik ve Ümit Burnu’nu döndük. Oradan da tekrar Karayipler’e döndük ve 2017’de turu orada tamamladık.

Şu anda neler yapıyorsunuz?

Teknemizde yaşıyoruz, karada evimiz barkımız hiçbir şeyimiz yok. 2017’de dünya turunu bitirdikten sonra her sene Karayipler’den Türkiye’ye gidip gelmeye başladık.  6000 mil kadar bir yol. Yaz mevsimini Türkiye’de, Akdeniz’de geçiriyoruz. Kış geldiği zaman göçmen kuşlar gibi yola çıkarak yine iki ayda ve 6000 mil civaı seyir yaparak Karayipler’e gidiyoruz. Üç sene öyle yaptık. Yedi kere Atlantik’i geçtik bu sayede.

Bu sene korona dolayısıyla Ekim ayında ne yapacağız diye düşünüyoruz. Sınırlar kapalı malum. Herhalde ülkemizde kalacağız. Ama teknede yaşamaktan vazgeçmeyeceğiz. Ortamın da insanın ruhunu beslemesi lazım. Biz kitap yazmaya, eğitim vermeye devam ettiğimiz için bunları yapacak huzurlu bir ortam istiyoruz. Sığacık’ta Teos Marina’da misafir oluyoruz, onlar da bize ihtiyacımız olan huzuru sağlıyorlar.

Dünya seyahatinizde dünyanın en pahalı turistik merkezleri ile yerli halkın çok fakir olduğu yerlerde de bulundunuz. Oralarda neler gözlemlediniz?

Gerçekten de işin en can alıcı noktası bu. Şu anda yazmaya çalıştığım eserde de bunu anlatıyorum. Hatta adını şaka yollu “Fiji’ye Gittiğimde Ne Gördüm?” koymayı düşünüyorum. Herkes Fiji’ye gider çok mutlu olur. Şöyle güzeldi, böyle harikaydı… Biz gittiğimizde gerçekten acı çekiyoruz. Çünkü işin sosyal boyutu çok üzücü. Maldivler’de, Malezya’da halk çok büyük bir fakirlik ve perişanlık içinde yaşıyor. Halk orada yabancı turistlere hizmet ediyor fakat turizmden elde edilen gelirler hiçbir zaman halka akmıyor. Zaten aksa halk fakirlikten kurtulur. Orada parayı yabancı sermaye alıp götürüyor. Ülkenin yöneticileri de onlarla işbirliği içerisinde. Oraların güzelliklerini sömürüyorlar ve siz de bunun bir parçası oluyorsunuz.

Bu size ne hissettirdi?

Bu bizim çok rahatsız ediciydi. Beyaz adamın hiçbir zaman göremeyeceği bir şeydi bu. Çünkü kendisi de o sömürü düzenin bir parçası. Ama biz dışarıdan baktığımız için görebiliyorduk. Mesela yıllar önce Brooke Shields’in başrol oynadığı Mavi Göl filminin çekildiği çok meşhur o lagüne gittik. Bir yanda gecesine 1000-1500 dolar verilen bir tatil köyü, onun hemen karşısında da halkın yaşadığı suyu bile olmayan bir köy vardı. Tek bir çeşmeden halk hem içme suyunu, hem kullanma suyunu karşılıyordu. Bazen sofralarına koyacak bir gram tuzları olmuyordu. Bu çelişki çok çarpıcı ve çok acı.

Peki, oralarda yelkenle gezmek nasıldı?

Fiji bir yelkenci için aslında bir kabustur. Çünkü her tarafı mercanlarla doludur ve mercanlar haritalanmamıştır. Öğlen 3’e kadar denizin dibini görebildiğiniz için bir mercan kayalığına oturmamaya çalışarak o saate seyir yapıp, sonra güvenli bir limana girmeniz gerekiyor. Her sene oralarda sekiz 10 tekne parçalanıyor ama bunu kimse söylemiyor. Çünkü kötü reklam olur. Onu oraya gittiğinizde öğreniyorsunuz.

Yelkenlinizle gezdiğiniz ülkelerde yerli halkın sağlık sorunları ile ilgilendiğini duydum. Biraz da bu çalışmadan bahseder misiniz?

Teknemizde neredeyse ameliyat yapabilecek kadar tıbbi bir donanımla yola çıktık. Medikal açıdan ve cerrahi açıdan donandık. Dolayısıyla çok hazırlıklı olduğumuzu düşünüyorduk. Tabii insan hiçbir zaman tam hazırlıklı olmaz. Ama örneğin Panama sahilindeki San Blas adalarına gittiğimizde, yerli halktan hastalananlara müdahalede bulunmamız gerekti. Panama’nın burnunun dibindeydi ama sağlık hizmetine ve dolayısıyla hekimlere ulaşmaları çok zordu. Çünkü yerli halk Kızılderili olarak yaşamayı seçmiş. Panama hükümeti ile bağları da biraz gerginleşmiş. O yüzden de ulaşımın çok zor olduğu bir yerdi.

Biz orada bir hamile hanımı ailesi ile birlikte yelkenliye koyduk ve doğuma yetiştirdik. Sonra eline iğne batan bir iki çocuğun elinden iğne çıkardık. Bize göre çok önemli değil ama onlara göre küçük mucizelerdi. Dünyanın en zehirli deniz anaları var orada. Onlardan çarpılmış küçük bir çocuk vardı. Ona tıbbi destekte bulunmamız gerekti. Diğer yerli halkta en sık karşılaştığımız tıbbi aciller travmalar, antibiyotik kullanımı gerektiren kesilerdi. Çocuk sakatlıkları gibi kendi alanımızda yaptığımız çalışmalar daha çok Endonezya’da ve Malezya’da oldu.

Bunların dışında da “Siz doktormuşsunuz, gelip hastamı görür müsünüz?” dedikleri yerlerde de hasta bakmaya gittik elbette.

Unutamadığınız bir anınız var mı?

En çarpıcı örnek Güney Afrika Cumhuriyeti’nde olmuştu. Bir yerli köyünde zenci ahaliden üç kere izin alınarak – çünkü onlar herkesin girmesine müsaade etmiyor- bir sakat çocuğa bakmaya gittim. Gördüklerime inanamadım. Tarif edemem! Yerde leğenler, plastikler olmasa kendimi herhalde on bin yıl önceki bir yerli köyünde sanırdım. O kadar fakirler. Sakat çocuğu bırakın hasta çocuk oradan sağlam olarak nasıl erişkinliğe geçebiliyor, ona bile şaşırıyorsun. Dünyanın sanırım ikinci en zengin altın madenine iki saat mesafedesiniz ve böyle bir fakirlik var.

Dünyada çok geliştik, ilerledik dememize rağmen hala çocuk  sağlığında fakirlikten kaynaklı çok büyük ihmaller var. Özellikle Madagaskar’da, Endonezya’da halka ve doktorlarla konuşarak devletin bir aşılama hizmeti olmadığını öğrendik. Çocukların aşı takvimi yok. Dolayısıyla çok büyük bir sayıda çocuk doğuyor, çok büyük bir sayıda çocuk beş yaşına ulaşamıyor.

Bu seyahat size ne öğretti?

Dünya kaynaklarının nasıl kötüye kullanıldığını, ekoloji diye söylenip aslında tamamen ekolojiye, insanlığa aykırı şeyler yapıldığını gördüm. Dünya kaynakları sadece beyaz adama hizmet ediyor.

Komik bir örnek paylaşayım. 26 gündür yoldaydık. Endonezya denizine girdik, her taraf kalamar teknesi ile dolu. Kalamar avlıyorlar. ‘Ne kadar muazzam, gideceğiz limandan bir kova kalamar yiyeceğiz,’ diye düşünüyorduk. Yiyemedik, pazarda bir tek tane kalamar, balık yoktu. “Nasıl olur?” dedik.

Tesadüf tekneyi Tayland’da bıraktık. Bir uçakla oradan Hollanda’ya geçtik. Hollanda üzerinden İstanbul’a döneceğiz. Orada da geçirebileceğimiz tek bir günümüz var. Balık pazarına gittik. Aa… Bizim o kalamarlar Amsterdam’da balık pazarındalar. Hepsinin altında yazıyor “Menşei Hint Okyanusu”. Kalamarlar tutuluyor, tutuldukları gibi aynen kutulara konuyor, hop Avrupa’ya… Parasını ödeyen Avrupalı ülkeler kalamarı yiyor. Yerli halk ise hiçbir şekilde balık proteini alamıyor artık. Bulursa kırpıntı balık yiyebiliyor. Anlatabiliyor muyum?

 

Prof. Dr. Nadire Berker

Tıp Profesörü, Yazar, Denizci

 

11 Mayıs 1965, İstanbul doğumlu olan Prof. Dr. Nadire Berker Robert Kolej’den sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu.  Türkiye’de fizik tedavi ve rehabilitasyon hekimliğinin kurucusu Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu’nun torunu olan Prof. Dr. Nadire Berker, diplomasını yine alanın uzman isimlerden annesi Prof. Dr. Ender Berker’in elinden aldı.

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinde fiziksel tıp ve rehabilitasyon ihtisası yaptı. Aynı üniversiteye öğretim üyesi olarak atandı. Burada özellikle bedensel engelli çocuk ve erişkinlerin sağlık sorunlarının çözülebilmesi konusunda çalıştı. Osman Cevdet Çubukçu / Tıbbiye’nin ve Bir Tıbbiyeli’nin Öyküsü adlı kitabında Türkiye’de tıp eğitimi tarihi ile Osmanlı-Türk toplumundaki değişimin bazı gözlem ve analizlerini anlattı.

Prof. Dr. Nadire Berker ve aynı alanda doktor olan eşi Prof. Dr. Selim Yalçın, 2012 yılında yelkenli tekneleri altı yıl sürecek bir dünya turuna çıktılar. Bu seyahat sırasında da gittikleri yerlerde yerel halkın acil müdahale gerektiren sağlık problemleri ilgilenmeye, bazı ülkelerde de alanları ile ilgili kongrelere konuşmacı olarak katılamaya devam ettiler.

Dünya seyahatlerini tamamlayan çift, halen denizde yaşamaya devam ediyor çalışmalarına ve yayına hazırladıkları kitaplara teknelerinden devam ediyorlar.

 

*Ortez: Var olan bir uzvun hareketini yardımcı olmak için dışarıdan uygulanan yardımcı desteklerin tamamına verilen isim.