“Tanı aldıktan sonra kendimden geçtim. Çok sıkıntılı günler yaşadım. İnsan zamanla kabulleniyor. Kabullendikten sonra biz bir yola girdik. Daha iyi olacağına önce kendimiz inandık. İnanıp o yola girdiğimizden beri de daha iyi gidiyoruz,” diyen otizmli birey annesi Pınar Çatal ile konuştuk.

Oğlunuza otizm tanısı ne zaman konuldu?

Bir yaşından sonra bir şeylerin ters gittiğini ben fark etmiştim fakat insan ilk başta inanmak istemiyor. Acaba zamanla düzelir mi diye beklemek istiyor. İki yaşına geldiğimizde artık tamamen emindim. Bir şeyler farklı gidiyordu.

Ben oğlumu ilk kez iki yaşında çocuk psikiyatrisine götürdüm. Komut aldığı, birkaç kelimesi olduğu ve “anne gel” gibi ezbere birkaç cümle kurduğu için doktor altı ay bekleyelim dedi. Daha sonra beklemeye başladık ve her şey daha da kötüye gitti. Takıntıları arttı. Farklı bir doktordan randevu aldığımızda iki yaşında kesin olarak otizm tanısı konulmuştu.

İlk çocuğunuz muydu?

Evet, ilk çocuğumdu.

Oğlunuzdan önce nasıl bir hayatınız vardı? Yaşamınızda neler değişti?

Zaten yirmi dört yaşında anne oldum. Çalışıyordum. Yeni evli sayılırdık ama ben anne olmayı çok istiyordum. Oğlum şu anda dokuz  yaşında. Ama o küçükken ben otizmle ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Aklımın ucundan geçmezdi. Ancak izlediğimiz filmlerde, oradan gördüğüm birkaç karakterden otizmi biliyordum ve hepsini öyle sanıyordum.

Tanı aldıktan sonra kendimden geçtim. Çok sıkıntılı günlerden yaşadım. Okudum, araştırdım ama yine de çoğunu yaşayarak öğrendim. Okuduklarımdan yaşadıklarımdan çok farklı şeyler gördüm.

Çalışıyordum işi bıraktım. Tamamen çocuğuma odaklanmak istedim. Zaten onun sıkıntısını içimde yaşıyordum, uyuyamıyordum, sürekli gelecek kaygısı yaşıyordum. Okula başladığı zaman bir şeyler yoluna girdi. İnsan zamanla kabulleniyor. Kabullendikten sonra biz bir yola girdik. Daha iyi olacağına önce kendimiz inandık. O yola girdiğimizden beri de iyi gidiyoruz.

Okul nasıl gidiyor şimdi?

İki buçuk yaşında oğluma tanı konulur konulmaz hemen kreşe yazdırdım. Üç sene boyunca kreşe devam etti. Normal çocuklarla beraber hiç özel bir okul arayışına girmeden devam ettik. Ben ilk başlarda zaten bu belirtilerin kendiliğinden yok olacağını sanıyordum. Daha hafif gözlemliyorduk. Zamanla özel eğitim okuluna ihtiyacımız doğdu. Evimizin yakınında bir özel eğitim uygulama okulu yoktu o zaman. Yakınımızdaki okula başvurduğum zaman bir devlet okulunun özel eğitim alt sınıfını bana sundular. Oğlum oraya bir sene gitti ama imkanları çok yetersizdi.

Orada yeterli bir eğitim alamadığını gördüm ve çocuğumun kendi ihtiyaçlarına göre bir eğitim alabileceği bir okula gitmesi için başvuru yaptım.

Özel okullar çok uzaktı evimize. O sırada da kızıma hamileydim. Bütün günü yollarda geçirmem mümkün değildi. Zaten stresliydim ve sıkıntılı bir hamilelik geçiriyordum. Oğluma tuvalet alışkanlığını kazandırma sürecimiz vardı ve o bir sene sürmüştü. Devamlı başa dönmüştük. Evimize çok yakın olmasa da, Bahçelievler’de bir özel eğitim uygulama okulu açıldı. Tam da bizim derdimize derman olacak bir okuldu. O okula devam ediyor. İki seneyi doldurdu, üçüncü senesine girecek şimdi.

Bildiğim kadarıyla o okulda da bazı eksiklikler vardı. Sizin eksiklerin tamamlanmasında aktif çalışmalarınız oldu, değil mi?

Evet. Ben o dönemde sürekli RAM’a gidip geliyordum. Oradan talebim, beni bir uygulama okuluna yönlendirmeleriydi. Evinize yakın bir okul açılacak ama biraz zamanı var, diyorlardı. Bir gün telefon geldi. Okul açıldı, dediler. Çocuğumu aldım koşa koşa gittim. Okulun kaba inşaatı yeni bitmiş, temizliği yapılıyordu.

Müdür Bey “İkinci dönem açmayı planlıyoruz. Çünkü çok eksiklerimiz var,” dedi. Ben o gün orada nasıl yalvardığımı hiç unutmuyorum. Müdür Bey’e dedim ki “Ben arkadaşlarımı toplarım. Geliriz burada da her gün sınıfı temizleriz. Eksik materyaliniz varsa, buluruz, toplarız. Yeter ki siz bu okulu açın. Özel eğitim okuluna ihtiyacı olan belki de yüzden fazla öğrenci olduğunu rehabilitasyon merkezimizden de biliyordum.

Sonra nasıl ilerlediniz?

“Beraber bir şey yapabilir miyiz,” dedi Müdür Bey. “Yaparız,” dedim. Okulumuzu hep beraber Ekim ayında açtık. Okul aile birliğimizle de beraber. Biz beraber yirmi veli sınıfları temizledik. Eksikleri çıkardık, herkes evinden bir sürü oyuncak materyal getirdi. Gücü olanlar bazı şeyler aldı. Ben bununla ilgili sosyal medyada bir kampanya başlattım. Özel eğitim uygulama okulumuzun açılacağını ve zamanın bizim için çok önemli olduğunu söyledim. Eğer materyallerimiz toplanamazsa, bu okulun açılması gecikecekti. Çocuklarımız bu eğitimden mahrum kalmasın diye duyuru yaptım ve inanın yağdı. Çok güzel insanlarımız var.

Okula uygulama sınıfı kurduk. Çamaşır makinesi, buzdolabı masası, sandalyesi ile ev düzeninde. Orada çocuklarımız keklerini yaptılar, çamaşır yıkayıp, kurutmayı, katlamayı öğrendiler. Bu sayede de okulun erken açılmasına vesile olduk. Bu yüzden de çok mutluyum.  Sosyal medyadan hiç tanımadığım insanlar ihtiyacımızı duyarak hemen yardıma koştular. Bunları hayatım boyunca asla unutmayacağım. Hala da o malzemeleri kullanıyorlar.

Siz bir gıda mühendisisiniz. Oğlunuz ile doktor kontrolünde  GAPS diyeti uyguladığınızı biliyorum. Nasıl etki etti diyet?

GAPS diyeti ile ilgili çok şeyler duyuyorduk. O sıralar parlamıştı. Otizm tanısı aldığımızda doktorumuz, farklı birkaç test ve diyet yapalım dedi. Bilelim ki neden var mı, dedi. MR çektirmemiz, EGG çektirmemiz, endokrin metabolizmaya da hem ağır metal testi hem de alerjik durumu var mı diye  yönlendirdi. Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Hasan Önal hocamızla testlerimizi yaptık. Hocamız  “Testlerin sonuçlarının çıkması iki ayı bulur. Fakat bu GAPS diyeti şu anda çok öneriliyor bir deneyelim isterseniz,” dedi. Zaten kim ne söylerse hep bir ümitle denemeye hazırdım.

Bize listeyi verdi, kabaca anlattı.  Fakat doktor anlatırken ben ciddi telaşlandım. Çünkü zaten çocuğun özel durumundan dolayı bazı şeylere tepkisi, sevdiği şeylere de fazla düşkünlüğü var. Yiyeceği şeyler de kısıtlı. Ben bunları da göze aldım ve dedim ki bu GAPS diyetini uygulayalım.

Oğlum o zamana kadar her gün süt içiyordu. Ben doktordan döner dönmez süt biberonunu anında kaldırdım attım. İlk krizimizi o gün yaşadık zaten. Belki kademeli olarak azaltmalıydım, bilemiyorum. Şimdi olsa asla öyle bir yola girmem.

Sonra ekmek ve unlu mamullerin hepsini kestik. Zaten çok fazla tüketmemesine rağmen o yoksunluk çocukta büyük bir gergin yaptı. Dışarı çıktığımızda fırının önünden geçerken çocuk ekmeklere doğru koşuyordu. Geceleri uyumuyor ya da ağlayarak uyanıyordu. İstediği şeyleri yiyemediği için hiçbir şey yememeye başladı.

Televizyon izlerken reklamlarda yiyemediği bir şeyi görürse ağlayıp krizlere giriyordu. O krizler yüzünde uyku düzenimiz tamamen bozuldu.

Etkinin kötü olduğunu daha test sonuçları çıkmadan anlamıştım. Doktora gittiğimizde hiçbir gıdaya intoleransı ya da hassasiyeti olmadığını öğrendik. Hocamız  “Benim daha önce gördüğüm çocuk bu değil. Çok agresif, sinirli, gergin… Ben iyi bir etki gözlemleyemedim Çocuğun durumu ortada… Bu gerginlik çocuğu çok etkilemiş,” diyerek diyeti kesti hemen. Böylece biz de GASP diyetini hayatımızdan çıkardık.

Bu deneyiminizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkürler. Bu konuda eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Şunu eklemek isterim… Sağlıklı beslenme yeterli, dengeli ve aynı zamanda da fazla işlem görmemiş, katkı maddesi içermeyen gıdalardan beslenmektir. Tamamen her şeyi hesaplayalım, gram gram ölçelim demiyorum. Doğal gıdalarla, kendi hazırladığımız besinlerle çocuklarımızı beslersek, hazır gıdalardan da uzak tutarsak bence sağlık beslenmiş oluyoruz.

 

Gıdacı Anne Pınar Çatal’dan Özel Tarif!

“Greçka”, diğer bir adı ile “Karabuğday”…

Çocukluk dönemindeki beslenme sağlıklı bir geleceğin temellerini oluşturur.

Otizm yelpazesinde bulunan çocuklar beslenme açısından riskli bir gruptadırlar.

Otizmli çocuklarda fazla kilolu olma eğilimi ve özellikle obezitenin ya da aşırı seçici  tek tip beslenmeden dolayı birtakım vitamin-mineral eksikliklerinin görülme olasılığının normal gelişim gösteren çocuklara göre daha yüksek olduğu bilimsel çalışmalar sonucu ortaya konmuştur. Bu gibi durumlar çocuğun fiziksel gelişimini olduğu kadar zihinsel ve duygusal gelişimini de olumsuz yönde etkilemektedir.

Hem Gıda Mühendisi hem de otizmli bir evlat annesi olarak ben çocuğumun beslenmesinde, tükettiği gıdaların içerdiği besin maddeleri açısından yeterli ve dengeli, ayrıca lif kapasitesi yönünden zengin olmasına çok önem veriyorum.

Örneğin; enerjisi yüksek ve hiperaktivite problemi olan bir çocuk çok fazla şeker tükettiğinde daha da aktifleşecektir.

Ya da düzenli tuvalete çıkamayan bir çocuk gergin olur, bu durum takıntılarına ve sterotipik hareketlerine bile olumsuz şekilde yansıyacaktır. Bu problemin sebebi büyük ihtimalle çocuğun, lif ve iyi yağlar bakımından yetersiz beslenme düzenine sahip olması, yeterli su tüketmiyor olması ya da kuru gıdaları fazla tüketiyor olması olabilir.

Dolayısıyla, özel gereksinimli evlat annelerinin sağlıklı ve dengeli beslenme konusuna dikkat etmelerinin, çocuklarındaki fiziksel, zihinsel ve hatta duygusal gelişime gözle görülür şekilde etki edeceğine inanıyorum. Bunun için dengeli ve zengin içeriğe sahip kıymetli besinlere güzel bir örnekten, “karabuğday”dan bahsetmek, ardından da bu kıymetli besin ile yaptığım lezzetli bir tarifimi paylaşmak isterim.

“Greçka”, diğer bir adı ile “Karabuğday”…

Öncelikle Karabuğday tüketmek ve çocuklarımızın tüketmesini teşvik etmek için bir solukta birçok neden sıralayabilirim.

Mesela

  • Zengin protein kaynağıdır.
  • Glüten içermez.
  • İyi kolesterol içeriği yüksektir.
  • Kan şekerini pirinç ya da buğday ürünleri kadar yükseltmez.
  • Kansere karşı koruyucu antioksidan etkisi vardır.
  • Yüksek tansiyonu düşürmede etkilidir.
  • Demir içeriği ile kansızlığa karşı faydalıdır.
  • Yüksek lif içeriği ile kalori oranı pirinç ve bulgura göre azdır buna karşın uzun süre tok tutar
  • Cilt ve saça faydalıdır
  • Karaciğer yağlanmasına karşı önleyici etkiye sahiptir.
  • Ayrıca karabuğday bir PREbiyotiktir, yani probiyotiklerin destek maddesidir.

 

Vücuttaki probiyotik etkinliği ne kadar yüksek olursa çocuklarımızın bağışıklığı o kadar güçlü olur, tuvalet düzenleri bozulmaz, bu da iyi hissetmelerini sağlayarak gerginliklerini azaltır.

Bunlar ve sayamadığım daha birçok fayda sebebi ile karabuğday tüketimini evlerimizde alışkanlık haline getirmemiz çok önemli. Bunun için de lezzetli tariflerle bu güzel besini evdekilere sevdirmemiz gerekiyor. Tam da bu noktada benim tarifim devreye giriyor.

 

Semizotlu Karabuğday Pilavı

Malzemeler:

  • İki su bardağı karabuğday
  • Yarım demet semizotu
  • Bir adet kırmızı kapya biber
  • Bir adet soğan
  • Üç kaşık zeytinyağı ve iki kaşık tereyağı
  • Tuz-Karabiber-Tatlı kırmızıbiber

Yapılışı:

Zeytinyağını tencereye döküyoruz. Yağı fazla kızdırmadan doğradığımız soğanı ve kapyabiberini ekliyor ve çeviriyoruz.

Malzemeler biraz yumuşadıktan sonra karabuğdayı da ekliyor, dört bardak sıcak su ve baharatları da ilave ederek yarım saat kadar ara ara karıştırarak kısık ateşte pişiriyoruz. Karabuğdaylar bu süre sonunda patlayıp yumuşuyorlar.

Bu aşamada tereyağını ekleyip doğradığımız semizotunu pilavın üzerine seriyor ve karıştırmadan on dakika daha pişiriyoruz.

Maksadımız semizotu fazla ölmesin.

Pişme sonunda ocağın altını kapatıyor ve karıştırıp harmanlıyoruz. Tadından yenmiyor 🙂 Afiyet olsun.

Röportaj: Rana Zeynep Çömlekçi