“Annelik” Yapan Bir Babanın Öyküsü: Okyanus Cenneti

 

 

KALP GÖZÜ

Prof. Dr. H. Zeynep ALTAN

 

 

Bugün geldiğimiz nokta, otizm olgusunun toplumsal kökenlerini dikkate almamızı şart koşar. Daha açık biçimde ifade edersek, otizmin tarihselliğini takip ederken; buna evrensel düzeyde eşlik eden bir “ahlaki anlatı”nın varlığıyla karşılaşırız. Örneğin, Amerika’da, 1940’larda çocuk şizofrenisi adı altında sınıflandırılan bu olgu, “akıl zayıflığı” ile ilişkilendirilerek tanılanmıştı. Bu dönemde ve uzunca bir dönem akıl zayıflığı “sınıfsal ve ırksal” bir olgu olarak görüldü. Yani siyahilere, alt sınıflara ait bir sorun gibi algılandı. Dahası suç ve yozlaşmayla ilişki kurularak; ahlaki bir anlatı çerçevesinde yaklaşıldı. Benzer bir anlayışın uzantılarını birçok ülkede ve günümüzde de görmek mümkün. Örneğin, 1970’lerde otizmli çocukların anneleri, çocuklarına karşı soğuk ve ilgisiz olmakla suçlandı. Leo Kanner’ın “buzdolabı anne” imgesi uzun süre geçerliliğini korudu. Bernard Rimland ve Lorna Wing gibi nüfuz sahibi ebeveynlerin aynı zamanda geniş kitlelere ulaşabilen akıl sağlığı uzmanları olmaları ve yoğun lobicilik faaliyetleri bu süreci tersine çevirdi. Bugün otizmli bir çocuğun ya da bireyin en büyük yardımcısının ve sürecin tanığının “anne” olduğunu biliyoruz. Annenin otizmli çocuğunun hayata tutunmasındaki olağanüstü çabasını “Temple Grandin”in hikâyesinden anımsarsınız. Zira ilk dosyamızı dünya çapında tanınmış, otizmin öz savunucularından biri olan Prof. Dr. Grandin’e ayırmıştık. Bu dosyamız ise annenin yokluğunda annelik rolüne de sahip çıkan, olağanüstü bir çabanın ve sevginin öznesi olan bir babanın öyküsü.

Hem senaryosunu hem de yönetmenliğini Xiao Lu Xue’nin yaptığı, 2010 yapımı bir Çin filmi, Okyanus Cenneti. Ayrıca Çin’de otizmi ilk ele alan film olmasıyla da dikkatleri üzerine çekiyor. Aksiyon filmleriyle ün yapmış aktör Jet Li’nin alışıldık olmayan bir rolde çok başarılı olarak tüm dünyaya ezber bozdurduğu bir öyküden söz ediyoruz.

Bu filmi, otizmi ele alan pek çok Amerikan filmi içinde ayrıcalıklı bir yere koymak gerektiğini düşünüyorum. Bu düşüncemin kaynağını sorgulayacak olursam; bize çok yakın olmayan bir Uzak Doğu kültürüne karşın, filmin kültürleri aşarak insanın özüne dokunan naifliğine ulaşıyorum. Öykü öylesine sade, öylesine kendiliğindenlik dolu ki; bir seyirci olarak filme hiçbir mesafe koyma gereksinimi hissetmiyorsunuz. Aynı zamanda bir belgesel gerçekliğinde hareket eden ama bunu yaparken; imgelerin ve metaforların kurduğu bir alt metni büyülü bir atmosferle saran özel bir biçem yakalamış yönetmen. Kimi karelerde gırtlağıma tonlarca ağırlık bağlanmış gibi bir acı duymama neden olan bu baba ve oğul duygusal bir şölene davet etti beni. Bu bir insanlık şöleni. Her birimizi dünyadaki payımıza sahip çıkarken diğeriyle eşitleyen, insan olma paydasında buluşturan bir var olma bilincinden söz ediyoruz burada. Adaletin herkes için olmadığı, çoğu insanının kendi ülkesinde milli gelirden hakkı olanı alamadığı, küreselliğin güçlünün hükümranlığına evrildiği yeni dünya düzeninde, iyiliğin ve emeğin gücüne seslenen bu öykü değerli bir şey sunuyor bize: Sevgi.

Film, Sam Wong adındaki bir babanın, oğlu Dafu ile ilişkisine odaklanıyor. Wong’un eşi, oğlunun otizmli olduğunu bir türlü kabul edemeyip sırlı bir biçimde ölmüş. Wong, filmin ortalarında bu bilgiyi patronuyla sohbet ederken ifşa ediyor. Çok sevdiği karısı denizde boğulmuş, belki de intihar etmiş. Burada annenin çok iyi bir yüzücü olduğu ifade ediliyor. Anneden oğluna geçen belki de en önemli özellik bu. Çünkü film ilerledikçe görüyoruz ki; Dafu bir balık kadar doğal ve güçlü bir varlığa sahip. Ancak bir çocuğun varlıksal güvenlik duygusunun mimarı olan anneden yoksun. Bu nedenle Wong, 21 yaşındaki oğluna hem annelik hem de babalık yapıyor. Ve bunu çok yoğun bir sevgiyi taşıyarak, özveriyle gerçekleştiriyor.

Film, denizde başlar. Baba ve oğul denize atlarlar. Ayaklara bağlanmış ip göstereni ve ardından eve dönüş. Bunun bir intihar düşü olup olmadığı pek anlaşılmaz. Ancak büyük olasılıkla intihardan dönülmüştür. Zira Wong akciğer kanseridir ve oğlunu bırakabileceği kimse yoktur. Film seyirciye verilen bu bilgiyle birlikte nitelik değiştirir. Artık Wong’un tek düşüncesi ya oğlunu da alıp ölüme götürmektir ya da hayatta kalmasını sağlayacak biçimde onu yetiştirmektir.

Çok küçükken “zeka geriliği” ve ardından “otizm” tanısı konulan Dafu, her daim gülümseyen ve suda olmayı çok seven bir delikanlıdır. Ancak günlük davranışları çiçekleri sulamak, babasının pişirdiği yemeği yemek ve yüzmekle sınırlıdır. Ayrıca çok sevdiği oyuncak köpeğini daima televizyonun üzerine koymaktadır. Bir süre sonra bu oyuncak köpek imgesi onun saflığını niteleyen bir kod halini alır. Dahası bu köpek, bu evde Dafu’nun yaşadığının en büyük kanıtıdır. Baba ölümle iç içe yaşamaktadır. Fazla vakti yoktur. Ne yetim okulu ne de huzurevi Dafu’yu kabul eder. Anlatının bu arayış dolu bölümünde; toplumsal kurumların etkisizliğiyle karşı karşıya kalırız. Yetim okulu için yaşı büyük bulunur, huzurevi için ise çok gençtir. Son durak bir akıl hastanesidir. Buradaki birkaç kare, babanın çaresizliğinin ağırlığını seyirciye yine naif bir biçimde duyurur. Hayatın akmadığı, zamanın olmadığı bu yer ölümden de beterdir. Wong oğlunun elini hiç bırakmadan hastaneden çıkıp gider.

Filmin en önemli mekânı okyanus parkıdır. Wong burada elektrikçi olarak çalışmaktadır. Böylece Dafu gün boyu havuzda balıklarla, yunuslarla ve kaplumbağalarla birlikte yüzebilmektedir. Dafu yüzerken bir balık kadar bütünlüklü hatta mükemmel bir varlıktır. Tek sorun, onun insan olmasıdır. Baba bu mükemmel varlığın yaşamayı hak ettiğine tüm benliğiyle inanır ve onu hayatta kalmak üzere eğitime alır. Babanın özverisi ve azmi öyle güçlüdür ki; yaşamdaki her şey ona ve Dafu’ya hizmet etmeye başlar. Bu karelerde sevginin halka halka yayılıp baba ve oğlu bir güvenlik çemberi içine aldığını duyumsarız. Bu çember; içinde komşuluğun, vefanın, emeğin, dostluğun ve izleri ancak bitmek üzere olan bir ömürde bulunabilen ortak bir belleğin ürünüdür. Anlatının bu bölümü, yaşamın; “gündelik” ve “aşkın” olmak üzere iki düzleme sahip olduğunu ve biri olmazsa diğerinin olamayacağını bizlere incelikli biçimde duyurur. Hayat bir kahvaltıya ve bir mucizeye aynı değeri verir. Güne açılamayan bir hayat; aşkınlığın simgesi olan göğe de, denize de erişemeyecektir. Bu nedenle Dafu hayatta kalmayı öğrenmek zorundadır. Dafu’nun parmaklarını oynatarak sürekli bir şeylerin varlığını kutlarcasına sergilediği çocuksu davranış (saf iyilik göstereni), hayatın gerçekliğinin ağırlığıyla dengelenmek zorundadır. Bu, otizmli bir bireyle otizmli olmayan bir bireyi hayatın karşısında aynı varlık sorunuyla yüzleşmeye götürüyor bence. Çünkü her birimizin Dafu kadar naif ve incinebilir olduğu bir an mutlaka geliyor ve yaşamaya devam etmekle sorumluyuz. Bu noktada bizi ayakta tutacak şey, ilişkilerimizdir ve bu ilişkileri içimize almamızı sağlayan; yalnızca bize özgü olan sevgi imgeleridir.

 

Dafu’nun eğitimi bitmiştir. Giyinmek, soyunmak, eve otobüsle gelmek, yumurta pişirmek ve yerleri paspaslamak dahil önemli pek çok şeyi öğrenmiştir. Yani hayatın üzerinde işlediği gündelik becerileri kazanmıştır. Geriye aşkınlığın temsili kalmıştır. Bu noktada, babası ona kendisinin çok geçmeden bir kaplumbağaya dönüşeceğini ve her daim ona suda eşlik edeceğini müjdelemiştir. İşte “kaplumbağa” burada baba-oğul birlikteliğini yaşatacak olan sevgi ve devamlılık imgesidir. Baba Wong oğlunu yalnız bırakmamak ve ona bu metaforik bağıntıyı öğretebilmek için oğluyla birlikte sırtında bir kaplumbağa kostümüyle yüzer. Okyanus parkında yapılan bu prova babanın ölümünden sonra yerini hayatın kendisine bırakacaktır. Baba ölür ve Dafu hayatta kalmayı başarır. Babasının patronu sözünü tutmuş ve onu temizlikçi olarak işe almıştır. Dafu’yu son karede okyanus parkında babasıyla (kaplumbağayla) birlikte yüzerken görürüz. Mutlu ve güvendedir.

“Okyanus Cenneti” olağanüstü bir sevginin öznesi olan Baba Wong’un ve bu sevgiyle hayatta kalmayı başaran Oğul Dafu’nun ortak hikâyesidir. Manevi güçler içindeki “güzelliğin değerini bilme”yi temsil eder. Temple Grandin şöyle diyor:

“Bütün otistiklerin yaratıcı olduğunu ya da yaratıcılığın otizmin iyi bir yan ürünü olduğunu söyleyemem… Ancak diyeceğim şu ki, bence otistik olmak belli bir tür ‘yaratıcılığın’ ortaya çıkmasına sebep oluyor.” (Grandin, 2018: 153)

Bu cümlenin üzerine ben de şöyle diyorum: Herkes gibi aynı kavram ve gerçeklere sahip bir bireyin, hayatı ‘önceden görülmemiş yeni bir ilişkide’ görmeyi deneyimlemesi; ancak farklı beyinlere ve duyarlılıklara sahip özel insanların sayesindedir. Bu hayatlar, bu filmler, sevginin gücünü yaşamlarıyla kanıtlayan bu özneler, bize daha iyi biri olmak ve yaşamın içini layıkıyla doldurmak için ilham veriyor. Yeni kaybettiğimiz büyük fotoğraf ustası Ara Güler’i saygıyla anarak onun sözüyle noktayı koyuyoruz:

“Yaşam size verilmiş boş bir film; her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın.”

 

Kaynakça:

Grandin, T. ve Panek, R. (2018). Otizmli Beyin, Çev. Merve Solmaz, İstanbul, Pozitif Yayınları.