NTV Radyo’nun “Engelsiz” programında başarılı engelli sporcuların hikâyelerine yer veren program yapımcısı Ayhan Aktaş ile buluştuk.

 

Sizce sporun engelli bireyler için önemi nedir?

Sıradan bir futbolcu da önce amatör kulüpten başlıyor, daha sonra büyük kulüpler tarafından keşfedilerek futbolcu oluyor. Engellilerin dünyasında ise, seçenekler ve ulaşabileceği ortamlar çok net ortada olmadığı için insanlar bir boşluk yaşıyor. Ben sonradan engellileri kastediyorum. Diğer benim gibi olan insanlar, o süreçte zaten, yolu daha kolay bir şekilde buluyor. Sonradan engelli olanlar ise, “Ben ne yapacağım, çünkü artık yürüyemiyorum, eskisi gibi bazı şeyleri yaşayamıyorum. Ne yapmam gerekiyor?” diyor. O zaman bu süreçte bizlere ulaşıyor. Çünkü ben aynı zamanda “motivasyon koçluğu” da yapıyorum. Özellikle engelli sporculara ve ailelerine neler yaptığımıza dair yaşadığımız tecrübelere göre yön veriyoruz. Çünkü herkes okçu, basketbolcu ya da yüzücü olamaz. Kişinin mesela sağlıklı olduğu vakitlerde, her ne yapıyorsa o yaptığı şeyi, eğer bir spor yapıyorsa onun devamını getiriyoruz. Veya ilgisi yüzmeye ise, yüzmeye yönlendiriyoruz.

Spor bir çıkıştır. Çünkü insanların fazla bir seçeneği kalmıyor. Önceden ya da sonradan engelli olmuş insanların seçenekleri az olsa da değerleri çok yüksek. Elde edebilecekleri başarı en azından görebilecekleri bir yer ve oraya ulaşmak için de mevcut güçlerini en iyi şekilde değerlendirerek var güçleriyle çalışıyorlar. Çünkü başka bir zenginliğiniz yok. Bu ajitasyon mu? Hayır. Bu benim kendi özel dünyamda mutluluk yaratan bir alan. Benim yapabildiklerim sınırlı ise, o sınırlar dışına çıkarak kendimi üzmektense, o sınırın içindeki mutluluk ve başarıyı tadarak, ulaşarak onu en üst seviyeye çıkarıyorum ve kişisel motivasyonumu kendim kazanıyorum. Bir yerlerde de Ayhan gibi ismim duyulduğu vakit, onore oluyorum. “Demek ki güzel bir şeyler yapıyorum” diyorum ve yoluma bu şekilde devam ediyorum. Spor gerçekten engelliler için ilk çalınması gereken kapı.

 

Programınız bu anlamda iyi bir motivasyon kaynağı oluyor…

Programımda, panellerde, katıldığım bütün etkinliklerde şunu söylüyorum: Ayhan Aktaş NTV gibi ulusal bir kanalda bu programı yapıyorsa, kendi misyonuna bir görev addediyorsa, bunu az çalışan bacaklarıyla değil, çalışan beyniyle ve önüne çıkan fırsatları iyi değerlendirmesiyle gelmiştir. Her insan bir şeyi başarır ve bunun örnekleri “Engelsiz” programında var. 7 senedir 300 ya da 400’e yakın bölüm çektik ve tek tek dinlerseniz, her birinde yeni yeni hikâyeler öğrenirsiniz. Bir örnek vereyim mesela size: Masa tenisinde Avrupa ve dünya şampiyonalarında oynamış ve madalya almış Ankaralı bir sporcumuz Nergis Altıntaş. Nergis’in şöyle bir hikâyesi var: Yaşını tam hatırlayamamakla birlikte bir gün sıradan hepimiz gibi grip olmuş, evde yatıyor. Ertesi sabah uyandığında okula gitmek için üstünü giyecek. Ayağa kalkıyor, bir-iki adım atıyor ki, bir anda yere yığılıyor. Boynundan aşağısı hiç tutmuyor. Hastaneye gidiyorlar. Tetkik vs yapılıyor. Nergis iki sene ailesinden uzak bir sağlık kuruluşunda tedavi görüyor. İki senenin sonunda tekerlekli sandalyede oturacak aşamaya geliyor. Ve bu aşamadan sonra Ankara’da bir bedensel engelliler okulunda, masa tenisi antrenörleri tarafından keşfediliyorlar. Hatta bizim paralimpik masa tenisi şampiyonlarımız Abdullah- Ali Öztürk  de aynı şekilde orada keşfediliyor. Nergis’i yetiştiriyorlar ve Nergis şu anda Avrupa şampiyonu olmuş bir isim. Buna benzer öyle çok hikâyeler var ki!

 

Böylece diğerlerine rol model oluyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aslında bazı arkadaşlar şöyle söyler: Biz kimseye rol model olmak zorunda değiliz. Bizim neden böyle sorumluluğumuz olsun”. “Evet haklısınız” diyorum. Sen önce kendini geliştireceksin. Bunu önce kendin için sonra ülken için yapmışsın ama buraya nasıl geldiğini de unutmamalısın. Çünkü seni birileri keşfetmeseydi sen buralara gelemeyecektin. O kadar çok hikâye var ki bu şekilde. Zaten önümüzdeki dönem, bu isimlerin hikâyelerinin yer aldığı bir kitap da çıkarmak istiyorum. Çünkü insanlar ne kadar istemeseler de birileri için rol modelsin ve olmak zorundasın.

Sporda engellilere nasıl bir bakış açısı mevcut?

Hangi alanda olursa olsun bir engelli sporcu, başarı elde ettiyse bu başarısı onun engeline yoruluyor. Hayır. Örneğin yüzmede şampiyon sporcumuz bedensel engelli Beytullah Eroğlu, kendi gibi sporcuları geçerek şampiyon oluyor. Hepimiz kendi ayarımızdaki insanlarla yarıştığımız için benim ayarım neyse o ayarda yarışıyorum ve şampiyon oluyorum. Çünkü ben kendimi geliştirmişim. Tuğçe Akgün var,  bedensel engelli, trafik kazasında omurilik felçli olmuş bir arkadaşımız. “Bizim yaptığımız başarılar toplum tarafından çok abartılıyor” der. Gerçekten de öyle.

 

Bunu “engeline rağmen…” şeklinde sunmayı seviyoruz galiba…

Mesela “Piyanoyla hayata tutundu” diye haberler de vardır. Niye tutunsun, piyano olmasa düşecek mi? Biri fotoğrafçılığın eğitimini almış, ustalaşmış. Çok güzel fotoğraf çekiyor. Ona gidip “Bravo, çok güzel fotoğraf çekiyorsun” demek başka bir şey, o fotoğrafçı engelliyse “Engeline rağmen çok güzel fotoğraf çekiyorsun” demek başka… Neden başarım engelime bağlı olsun. O yüzden radyoda insanların bu düşünceye saplanıp kalmalarını yıkmaya çalışıyoruz. Geçenlerde bir şey söyledim. “Engelli sporcularına verilen desteğin, sponsorluk anlamında bir süreklilik kazanması gerekir. Bizim sporcu ya da kulüplerimize yapılacak yardımın bağış ya da sadaka kültürü üzerinden yapılmaması lazım” dedim. Çünkü her zaman eli açık bir toplum olarak kalacağız böyle giderse. Sen bana sporcu olduğum için çalışmam ve başarmam için destek olacaksan, ismini bana vereceksin. Ben de senin ismini en üstlere taşıyacağım. Bu konuştuğum şeyin içinden biri, sadaka kültürünü alıyor, “Siz bizim dinimizin sadaka kültürünü mü yıkmaya çalışıyorsunuz?” diyor.

 

Otizmli sporcularla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Otizmliler toplumda o kadar yanlış biliniyorlar ki. Geç algılıyor olabilirler ama geç başarıya ulaşmıyorlar. Eğer doğru yerlerde doğru isimlerle çalışırlarsa başarılı oluyorlar. Can Demirci var mesela. İstanbul Boğazı’nı geçti. Onların seviyesine uygun elde edilebilecek bir şey varsa, mutlaka çalışarak elde edilebiliyor. Otizmlilerin zihni sıradan insanlardan çok daha fazla çalışır. Mesela Bursalı bir arkadaşımız Alper Şirvan Cerebral Palsy’li. Üniversiteyi bitirmiş, edebiyatı istemiş fakat edebiyat fakültesine gidip gelmesi zor olacağı için bilgisayar mühendisliğini seçmiş. Çünkü “en azından yapacağım iş oturduğum yerden olsun” diye düşünüyor. Kendini üzmemek ve elindeki gücü en iyi değerlendirmek için, sorunlarla uğraşmak yerine kendine göre bir sınır çiziyor ve onun içinde üretmeye başlıyor. Ürettikçe o çember genişliyor. Artık Alper birçok insan tarafından takip edilen ve sevilen bir isim oluyor.

Sizin engellilik hikâyenizi dinleyebilir miyiz?

1.5-2 yaşlarımda ateşli bir hastalık geçiriyorum. Daha sonra bana sekiz iğne veriyorlar. Annem “İğnenin altıncısından sonra sen yerinden kalkamaz hale geldin” dedi. “Peki çocuk felci aşım yok muydu?” dedim. “Yoktu” dedi. Sonuç olarak çocuk felcine çevirdi. O dönemler zaten bedensel engellilerin birçoğuna sor, en büyük sorun yanlış iğne dediğimiz bir olaydır. İlacın size vücudunuza yan tesiridir, diyelim. Polio Sekeli’de hayatını tekerlekli sandalyede geçiren var, benim gibi değnekle dolaşan da var, benden daha iyi olan da var. Bu derecesine göre değişiyor.

Programınızda özellikle neyi vurguluyorsunuz?

Benim programlarımda özellikle vurgulamaya çalıştığım ve her zaman destek olduğum ailelerdir. Çünkü aileler o çocuklar için bir kaledir ve ailelerin en büyük düşüncesi “Benden sonra bu çocuk ne olacak?” düşüncesidir. İşte bunun için motivasyon koçluğu yapıyorum. Ve ailelere Nergis’ten, Ahmet’ten Mehmet’ten bahsediyoruz. Diyorum ki; “Eğer çocuğum benden sonra ne yapacak diye merak ediyorsanız ona kendi ekmeğini kazanması için fırsat verin.” Eğer Mehmet’te bir yetenek varsa bu bir şekilde ortaya çıkacak.

Örneğin 12 yaşında Aybüke diye bir kızımız vardı. Ve ailesi geçenlerde bana geldi ve “Kızımız okçu olmak istiyor” dedi. Ama Aybüke’nin parmakları yok. “Peki Aybüke bu sana engel olmayacak mı?” dedim. “Hayır olmayacak, benim bacaklarım da yok” dedi. Bacakları ampüte ve dışarıdan hiçbir şekilde fark edilmiyor. “Öyle mi?” dedim. “Tamam o zaman seni sporcu yapacağız!”. İnanç ve kendine güven çok önemli. Çocuk kendi hedefini kendi seçtiyse, “Ben okçu olacağım” dediyse, ona zaten elindeki bütün desteği verirsin. Boşsa, sıfırsa biraz zaman alıyor ama onu da bir yere yönlendirebiliyorsun. Aybüke şu anda Okmeydanı Okçular Vakfı’nda ok talimlerine başladı. Yarın bir gün mutlaka bu kızımızı bir yerde göreceksiniz.

Engelli sporcuların en büyük sorunu ne sizce?

Özellikle bireysel engelli sporcuların en büyük sıkıntısı bir federasyon var ama federasyonumuz sponsor veya maddi destek bulmakta zorlanıyor. Engelli sporunun marka değerinin yükseltilmesi lazım. Kurumlar sana “Ben Ayhan’a sponsor olmak istiyorum diye gelmeli. Fakat engelli sporcular kendi sponsorlarını kendileri bulmak durumunda kalıyor. Bu bizim sporcularımızın enerjilerini boşa harcamaları anlamına gelir. O yüzden bunun çözülmesi lazım. Hiçbir şey yapılamıyorsa, bir ekip oluşturup havaalanında bu çocukları karşılayın ve tebrik edin. O da en azından “Her başarımdan sonra birileri beni havaalanında karşılayacak” desin.