KALP GÖZÜ- Prof. Dr. Hayriyem Zeynep ALTAN

 

 

 

Hepinize merhaba. Bu sayıdaki dosyamız, yönetmenliğini Max Mayer’in yaptığı 2009 yapımı bir Amerikan filmi: Adam. Filmi her bir karesine sadık kalarak birebir çözümlemek yerine; bu kez filmin bende bıraktığı izlenim üzerine bir yazı yazmaya niyet ettim ve öyle de yaptım. Başka biçimde söylersem; bu film benim zihnimde sakince demlendi ve o dinginlikten bir öz sızdı kalemime. Ben de bu özü vermeye gayret ettim. Şimdi buyurun hikâyeye:

 

Asperger sendromundan mustarip Adam bir elektronik mühendisidir. Hikâye babasının ani ölümüyle başlar. Adam cenazeden sonra, eve gelince buzdolabının üzerindeki kağıdın bir bölümünün üzerini kalemle çizer. Üzeri çizilen bölümde “Babanın ev işleri” yazmaktadır. Bu karede Adam’ın babasının yokluğunu kendisine teyit ettirdiğini algılarız. O artık hayatın içinde ve evde tek başınadır. Kısa bir süre sonra hayatına Beth adında genç bir kadın girecektir. Beth, Adam’ın yeni komşusudur. Beth’in gelişiyle birlikte, toplumsal görgü ve nezaket kurallarına gönderme yapan sahnelerle karşılaşırız. Adam, flört davranışlarında iyi değildir. Özellikle oturdukları apartmanın merdivenlerinde karşılaştıklarında; ağır bir alışveriş çantası taşıyan Beth’e yardım etmeyi aklına bile getirmez. Bu davranışı onu diğerinin gözünde kaba biri yapmaktadır. Oysa gerçekte Adam oldukça dürüst, sevgi dolu ve yaratıcı bir adamdır.

Hikâyenin içinde sıkça rastladığımız, toplumsallaşmanın önemiyle ilgili vurgular; otizmli bireyin yaşadığı zorlukları öne çıkartır ancak bu vurgu yine de -çoğu zaman- o kültürü saran “ahlaki anlatı”nın içinde yer alan bir söylemle son bulur. Bu durum, olmak ve görünmek karşıtlığı üzerine inşa edilmiş ve görünmeyi esas alan bir yaşam kültürünün küresel egemenliğini dikkate almayı gerektirir. Bizler, 21. yy. insanları, her ne kadar aşkın ve sevginin odakta olduğu bir yaşamı düşlüyor ve mutlu sonları arzuluyor olsak da; ilk izlenimlerimizi neredeyse her zaman imajlara bakarak oluşturuyoruz. Bu imajlar giderek yanılsamalara ve içinde gerçek duyguların barınamayacağı yapay ortamlara dönüşüyor. Beth de hepimiz gibi, kendisine yardım edilmeyen o dakikalarda Adam’ın davranışını gizli biçimde kınar. Bir erkeğin düşünceli ve nazik olmasının; kadının kapısını açmak, elindeki yükü almak, o yemeğe başlamadan yemeğe uzanmamak, karanlık bir sokakta kadını yalnız bırakmamak gibi dışsal göstergelere bağlı olduğu bu toplumsal yaşam kuralları maalesef aynı zamanda dozu yüksek bir sahtekârlığa da hizmet ediyor. Bu sonradan öğrenilmiş davranışlar, özellikle aşk ilişkilerinde en çok taklit edilen ve belirli bir amaca hizmet eden geçici adımlar olarak karşımıza çıkıyor. Maskelerin inmesi ve gerçek bir iletişimin başlaması için içtenlik ve açıklık gerekiyor. İşte Adam’ı diğer erkeklerden ayıran en önemli özelliği; böyle sahte davranışlarda bulunmasına imkân vermeyen, özel bir mizaca sahip olmasıdır. Bu mizaç aslında tüm otizmli çocuklarda ve bireylerde rastladığımız saflık ve iyilik halidir. İçinde yaşadığımız ahlaki anlatının yücelttiği “rekabet” ve “her koşulda başarı” değerleri -bunlar piyasa koşullarına göre ve çıkar ilişkilerine uyarlanmış yapay değerlerdir- bu insanların sahip oldukları güzellikleri görmemizi engeller. Dürüstlüğün, içtenliğin, kendi benlik bütünlüğünde ısrar etmenin, yaptığı eyleme tüm varlığıyla asılmanın, şimdiye ve bugüne inanmanın “paranın egemenliği” karşısında yenik düşmeye mahkûm olduğuna inandırılmak isteriz. Reklamlar bunun için vardır. Açlığını hissettiğimiz tüm varoluşsal duygularımızı paranın satın alabileceği somut nesnelerle doyurabileceğimizi söylerler. Sözü edilen o parfüme sahip olmakla aşık olunacak bir kadına dönüşeceğinize inanabiliyor musunuz? Ya da dünyanın en pahalı arabasına sahip diye, o görgüsüz adamı sevebileceğinize?

 

Hangi parfüm, hangi görgüsüz adam diye soruyorsunuz belki. Evet, hikâyemizin içinde görgüsüz bir adam yok. Kadının kendisini kandırabileceği bir parfüm şişesi de yok. Bunlar, bizim zihnimizde yer etmiş ve ilişkilerimize sinsice sızan imajlar. Uyarıldıkça çoğalan ve bizi esir alan. Yeterince şanslıysak ya da böylesine güzel bir insanı hayatımıza davet edecek bir şeyler yaptıysak; Adam gibi birisi çıkıp bizi bu aptal imajların hükmünden alabilir ve başka bir dünyayı gözümüzün önüne serebilir. Ama bu, mutlak bir mutluluk yeri olmayabilir. Zaten mutluluk diyalektiğin hüküm sürdüğü bir düzenin değişken bir unsurudur.

 

Mina Urgan “Bir Dinazorun Gezileri” adlı eserine şu cümleyle başlar:

“Küçük mutluluklar denilen şeyleri doğru dürüst değerlendirmesini bilirseniz, bunların aslında büyük, hem de çok büyük mutluluklar olduğunu anlarsınız… Küçük mutluluklar, yaşamın bizi fazlasıyla yıpratmasını engeller.” (Urgan, 2017, s. 9-10)

İşte, Adam ve Beth’in bir odada paylaştığı böylesi küçük bir mutluluk anıdır:

Adam, bir gün salonunu uzayı canlandıran, yıldızlı bir gökyüzü simülasyonuyla kapladığında, Beth’in ilgisini çekmeyi başarır. Ancak birbirlerini tanımaları Adam’ın kendisinin otizmli olduğunu itiraf etmesiyle gerçekleşir. Buradaki konuşma izleyici için oldukça aydınlatıcıdır:

– Küçükken heyecanlandığımda yanımdakinin de aynı heyecanı yaşadığını sanırdım. Buna zihin körlüğü deniyor. Karşımdaki insanın ne düşündüğünü sormayı öğrenmem gerekiyordu. (Adam)

– Anladım. Sorun değil. (Beth) (30.42)

Filmin anlatısında 30. dakikanın 42. saniyesinde bir dönüşüm gerçekleşir. Bu açıklamadan sonra Beth, kendisinin de parkta otururken Adam gibi cinsel heyecan yaşayıp yaşamadığını soran bu gencin sapık olmadığını anlar ve karşısındaki adama gerçek bir gülümsemeyle karşılık verir. Anlatının bu kısmında otizmli bir bireyin sosyal etkileşim sorunlarına açıkça gönderme yapılmıştır. Ardından gelen sekansta; Beth bir kadın arkadaşına otizmi sorar ve ekrana “Normalmiş Gibi Davranmak” başlıklı bir kitap gelir. Bu sahne, toplumsal yaşamda normalleştirme ideolojisinin başat olduğunu vurgular. Otizmli kişi toplumsal kodları öğrenerek hayata uyum yapmak zorundadır. Nitekim ilişkileri ilerledikçe Adam, başkalarını ilgilendirmeyen konuları uzun uzadıya anlatmanın uygunsuz bir davranış olduğunu Beth’ten öğrenecektir. Aynı soruna Temple Grandin filminde de atıf yapılmıştır. Otizmli bireyler kendilerini heyecanlandıran bir bilgi karşısında o kadar büyük bir şaşkınlık yaşamaktadırlar ki, karşılarındaki kişinin ilgisizliğini ve bilgisizliğini fark edemezler.

 

Başlarda her iki taraf için de oldukça besleyici olan bu ilişki; Beth’in Adam’a yalan söylediğinin ortaya çıkmasıyla krize girer. Çünkü Adam’ın en güçlü karakter özelliği dürüst olmasıdır ve bu dürüstlüğü karşısındakinden de beklemesidir. Beth ise bir önceki ilişkisinde aldatıldığı için güvensizdir ve güven kuralını kendisi ihlâl eder. Adam’a kendi ailesini tanıştıracağını haber vermez; sanki bir sanatsal organizasyonda tesadüfen karşılaşmışlar gibi yapar. Bu karşılaşma, yukarıda sözünü ettiğim imajların egemenliğine atıfta bulunur. Beth’in babası Adam’ın konuştukları konuyla ilgili tükenmeyen bilgisine ve konuşurkenki heyecanına alayla yaklaşır. Onun kızı için doğru bulduğu kişi, kendisi gibi poz kesebilen, her durumu idare edebilen, nüfuslu bir erkektir. Kendi yaşamında öncelik verdiği bu değerler Adam’ı küçümsemesini de beraberinde getirir. Beth, ailesinin de etkisiyle; bu noktadan itibaren Adam’ın onu büyülemiş olan yanlarını görmektense, toplumsal bağlamda onu zayıflatan, olumsuz yanlarına odaklanmaya başlar. Deyim yerindeyse, kendi ilişkisini savunmak yerine babasının yanında saf tutar. İlişkileri çok şiddetli biçimde ve aniden kopar. Ayrılırlar. Adam kaybettiği işi yerine yeni bir iş bulur ve Kaliforniya’ya taşınır. Gitmeden önce Beth’e onu sevdiğini söyleyerek, birlikte başka bir şehre taşınmayı teklif eder. Ayrı kaldıkları dönemde; Beth babasının ailesinden uzun süredir gizlediği bir suç olayının yıkıcı etkilerini yaşamaktadır. Çok sevdiği babası hem işinde bir sahtekârlığa karışmıştır hem de eşini aldatmıştır. Suçu mahkeme tarafından onaylanırsa cezasını çekmek üzere hapse girme riski vardır. Birden ortaya çıkan bu gerçekler, Beth’in ilişkilerinde yaşadığı güven krizinin gerisindeki dinamikleri anlamak açısından oldukça aydınlatıcıdır. Hem Beth’in kendisi için. Hem de izleyicinin erkek-kadın ilişkilerindeki sevgi, aşk ve güven temalarına psikolojik temeller üzerinden bakabilmesi için.

 

Sanırım, her birimiz kendi ebeveynlerimizle kurulan ilk ilişkilerimizin örüntülerini yetişkin hayatımıza taşıyoruz pek de farkında olmadan. Bir ebeveynin erken kaybı, anne-babanın ayrılması, belirli nedenlerle üzerine çok düşülen ve görece kayrılan bir kardeşle büyümek, bir hastalığın gelip sahip olunan doğal ayrıcalıkların ya da güzelliklerin bir kısmını alıp götürmesi, bir kentin bir felaketle terk edilmesi gibi sonsuz sayıda çeşitlenebilecek insani fenomenler çocukluğumuzu geri dönülmez biçimde etkilediğinde; hayatta kalabilmek ya da hayata tutunabilmek için kimi kararlar alıyoruz. Kimi şeylerden feragat ediyoruz. Kimilerini bile isteye terk ediyoruz. Kimilerini de asla üzerlerinde egemen olduğumuzu fark etmeden “kader” diye etiketleyerek öylece sürgünde, arafta bırakıyoruz. Diyeceğim o ki; her aşk sahibine gelir. Pınar Kür, kendisiyle yapılan nehir söyleşi kitabı “Aşkın Sonu Cinayettir”de aşkın tanımıyla ilgili şöyle söylüyor:

 

“İnsan gençken aşkın tanımını yapmayı düşünmüyor ki, yaşıyor sadece ve biraz aptalca… Aşkın tanımını yapmak için onu birkaç kez yaşamak, yaşın da kırka gelmesi gerekiyor galiba. Gençken derin sandığın duygular aslında epeyce yüzeysel… Olanakların sınırsız, vaktin sonsuz sanıyorsun… İleriki yıllarda yaptığım analizler sonucu anladım ki, aşk benim için her zaman mutluluktan çok, mutsuzluğu içermiş. En mutlu olduğumu sandığım anlarda hep mutsuzluğu beklemişim.” (Kür, 2016, s.94)

Aşk, evrensel bir olgu olmasına karşın her birimiz bu “olma biçimi”ni kendimizce yaşıyoruz ve biraz da geçmişimiz elverdiğince. Kür’ün yukarıda sözünü ettiği şey, tortu. Yaşamak, yaşamış olmanın tortusunda yükselen bir eylemler dizisi. Bu tortunun muhtevası bizim gelecekle kurduğumuz ilişkiyi de belirliyor bir ölçüde. Filme yeniden dönersek; Beth’in hayatının arka planında aldatma nosyonunun çevreye yayılan ve aslında tüm ilişkileri içeriden çürüten etkisi egemendir. Anlatı bu noktada Beth’in ilişkisinden uzaklaşarak; onun anne ve babası arasındaki ilişkiye ışık düşürür. Ve anlarız ki, Beth’in kim olduğunun bilgisi biraz da buradadır.  Beth Adam’la gelmeyi reddeder. Aradan bir yıl geçtikten sonra Adam’a bir posta gelir. İçinden “Adam” adında bir çocuk hikâye kitabı çıkar.

Beth, Adam’ın Central Park’ta geceleyin ona izlettirdiği sincapların hikâyesini yazmıştır. Adam, iş yerinde çalışan bir kız arkadaşının elindeki ağır paketleri alıp ona yardım ettikten sonra bu zarfı açmıştır. Buradan anlarız ki, Adam hayata uyum sağlamıştır ve yukarıda sözü edilen toplumsal davranışları gereğince gösterebilmektedir. İşi ve dostları vardır. Ve şimdi de hayatına dokunmuş olan kadının ona hediyesi karşısında gülümsemektedir.

 

“Adam” gerçekçi bir filmdir. Mutlu sonla, romantik aşkla bitmek yerine insanların birbirlerinin yaşamlarına değer katabilmelerine vurgu yapar. Adam, hayata tutunmayı başarmıştır ve artık çok sevdiği, uzayla ilgili bir işi vardır. Gözlem evinde çalışır. İçinde bir demet uzay mavisi taşıyan Adam, bu mavilerden birini Beth’e sunmuştur. Beth bu maviyi sevgiyle kabul etmiştir. Sevgisi bu maviyi taşımaya yetmediğinde çekip gitmiştir. Sonra, bu karşılaşmanın bu iki insanda yarattığı olumlu değişim bu kitapla onurlandırılır. Bu onurlandırma bir bakıma da; içinde yaşadığımız ahlaki anlatının sınırlandırdığı ve sığlaştırdığı sevgi tanımına hak ettiği değeri geri vermesidir. Çünkü anlatının kahramanı; olduğu kişi olmayı sürdürürken sayısız ötekileştirmelere maruz kalan ve her şeye karşın kendi bütünlüğünü koruyabileceği bir dengeye kavuşan Adam’dır. Adam, bir kadının ağır bir yük altında kalmasına göz yumulmaması gerektiğini öğrenmiştir. Öte yandan Beth de bir güven krizinin ancak yüzleşmeyle aşılabileceğini kavramıştır. Toplum da şu gerçeği es geçemez: Dışlanan her farklılık, birlikte yaşamanın tek zemini olan toplumsal sözleşmeyi tehdit eder ve bu konum tüm insanların ortak sorumluluğudur. Temple Grandin otizmli kişilere getirilen toplumsal eleştiriyi şöyle dillendiriyor:

“Otistik insanlar büyük resmi bir araya getirmede zorluk yaşıyor veya ağaçlar için ormanı göremiyorlar.” (Grandin, 2018, s.142)

Ben de şöyle diyorum: Bir ormanı tek bir ağaçta bulmak mümkündür ve bunu başardığınızda hayat kazanır.

 

Kaynaklar:

Grandin, T. & Panek, R., (2018). Otizmli Beyin, Çev. Merve Solmaz, İstanbul, Pozitif Yayınları.

Urgan, M., (2017). Bir Dinozorun Gezileri, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları. (80. Baskı)

Kür, P., (2016). Aşkın Sonu Cinayettir, İstanbul, Can Yayınları.