Disleksi problemi yaşayan ebeveynlere, bu konuda duyarlı olan kişilere ve sivil toplum örgütlerine problemi dillendirme ve hak elde etmede büyük görevler düşüyor. Ancak bunun sanıldığı kadar kolay olmadığını kendi öykümden biliyorum.

 

 

Yazı: Avukat İbrahim AZCAN

[email protected]

 

 

Kişiler sahip oldukları hakların temel kaynağını, Anayasa ile ülkelerin taraf olduğu ve iç hukuk haline gelmiş uluslararası sözleşmelerden almaktadır. İnsanlar birey olarak farklı niteliklere sahip olduklarından herkes şekli eşitliğe sahip değildir. İşte şekli eşitliğe sahip olmayan bireyler arasında asgari düzeyde bir eşitlik sağlayabilmek için dezavantajlı kişilere yönelik ilave haklarla bireyler arasında eşitlik sağlanması için hukuki düzenlemeler yapılır.

Kanun koyucu, hukuki düzenlemeler yaparken ölçü olarak değerlendirdiği belirli kriterlere göre hareket eder. İşte bunlardan birisi de hak temelli yaklaşımdır. Disleksi problemi yaşayan kişilerin şekli eşitliğe sahip olduğu bireylerden dezavantajlı oldukları alanların neler oldukları da bilimsel verilerle saptanarak,  o alanlara yönelik ekstra haklar, hukuki düzenlemelerle disleksi problemi yaşayan kişilere verilmesi gerekir.

Normal koşullarda bu hakların gerekliliğini belirleyen ve hukuki düzenlemeleri de buna göre yapan kurumun devlet olması beklenir. Zira “çocuğun yüksek menfaati” “eğitim hakkı” gibi haklar “hak temelli yaklaşımlar” için yeterli nedenlerdir. Ancak devletlerin hak temelli hukuki düzenlemeler yapması ne yazık ki, çok kolay olmaz. İşte bu konuda disleksi problemi yaşayan ebeveynlere, bu konuda duyarlı olan kişilere ve sivil toplum örgütlerine gerek kamuoyu oluşturarak problemi dillendirme ve gerekse de hukuk mücadelesiyle hak elde edebilmek için çok büyük görevler düşer. Bu yazıda yukarıda yer alan yazımı gerekçelendirebilmek için bunun zorluğunu yansıtmak açısından kendi öykümü dile getireceğim:

“2014 yılında emekli olan emniyet müdürüyüm. Emeklilik sonrasında da avukatlık yapmaktayım.  Oğlumla dört yaşından bu yana (şimdi on dört yaşında) çok büyük problemler yaşadık. Oğlum daha dört yaşındayken bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyorduk. Yerinde duramıyordu. Aşırı hareketliydi. Ancak ne kendisine ne de çevresine asla zararı yoktu. Konuşamıyordu da. İlk olarak üniversitelerin çocuk psikiyatri ve nöroloji bölümlerinde muayene oldu ve tetkiklerden geçti. Tomografi çekildi. Her şey normal görünüyordu. Dolayısıyla bir tedavi önerilmedi.

Oğlum anaokuluna başladığında da enerjisini atamıyor, akşamları zorla anaokulundan çıkartıyor ve ağlayarak eve getiriyorduk. Anaokulunun konuşmaya başlamasına katkısı olmuştu ve artık tek tük konuşmaya da başlamıştı. İlkokula başladığında ise bütün çocuklar okuma yazma öğrenmesine rağmen, benim oğlum bir türlü öğrenemiyordu. Öğretmeni hayretler içerisindeydi ve oğlumun öğrenememesine anlam veremiyordu. Oğlumun öğretmeni gerçekten de çok başarılı biriydi. Oğlumdaki çelişkiyi keşfedebilmek için hafta sonlarında voleybol oynayıp vakit geçiriyorlardı. Öğretmeninin oğluma destek olabilmek için çok aşırı bir performans göstermesine rağmen disleksiyi bilmemesi, milli eğitim camiasının disleksiye bakışı açısından fikir vermeye yeterli olduğu inancındayım.

İkinci dönem çaresizliğimiz neticesinde tekrar çocuk psikiyatristine götürdüğümde doktor kırmızı reçete ile verilen Ritalin önerdi. İlacı kullanmaya başladığımızda, oğlum okuma yazmayı kısa sürede becerebilmişti. Ancak ilacın yan etkilerini okuyunca ilacın kullanımını sürdürmekten vazgeçtik. Sonrasında Hacettepe Üniversitesi’nde alanında gerçekten uzman bir profesör unvanına sahip bir psikologtan destek gördük ve çok büyük kazanımlar elde ettik. Ardından da okullarda ilgi görebilmek ve problemimizle özel ilgi gösterilebilmesi için hep özel okulları tercih etmek zorunda kaldık.

2014 yılında emekli olunca bir vakıf adına bu konuda sosyal proje yapmaya niyetlendim. Amacım yaşadığım ildeki disleksi problemi yaşayan çocukların tespitine yönelik sosyal sorumluluk projesiydi. Çünkü oğlum okuduğu okulda disleksi raporu olan tek öğrenciydi.  Okulunda emindim ki gizli birçok disleksi problemi yaşayan çocuklar vardı ve ben bütün disleksikleri evladım gibi görüyordum.

Bu projeyi vakıf ve üniversite işbirliğiyle gerçekleştirecektik. Karşılaştığım ilk engel; çok ilginç yerden geldi. Birden hayallerim altüst olmuştu. Bu proje için İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı’nı ikna edebilmek olanaksızdı. Odasında çaresizliğin verdiği tepkiyle iç dünyama engel olamamış ve akan gözyaşlarıma engel olamamıştım. Milli Eğitim Müdür Yardımcısı işlerine karışılmasından rahatsızlık duyuyordu. İstemeyerek de olsa dilekçemi aldılar. On beş gün sonra yazdıkları cevapta başvurumun valilik makamına değil de, ilçe kaymakamlıklarına yapılması gerekçesiyle reddedilmişti. Bu yolla bir şeyler yapamayacağıma inandığımdan artık başka bir girişimde de bulunmadım.

Konunun ilginç boyutlarından birisi de Milli Eğitim için üniversitede disleksi konusunda proje yöneticisi olarak uzman arayışımın neticesinde bir öğretim üyesi bana önerilmişti. İlk görüşmemizde kendisine nasıl bir yol takip etmemiz gerekeceğini sorduğumda bana bütün öğrencilerden kan alarak test edilmesi gerektiğini söyledi. Ben yıllardır bu konuda kapı kapı dolaşan bir baba olduğumu ve disleksinin teşhisi için hiçbir hastanenin benden kan tahlili istemediğini söylememe rağmen, bilim  adamı bilgiçliğinin önüne geçebilmem olanaksızdı. Ne yazık ki piyasada disleksi uzmanıyım diye geçinen kişilerin varlığı da bu alanın önemli çıkmazlarından birisi.

Tam o günlerde Sabancı Vakfı’nın bir sosyal proje duyurusu ilanını okuyunca tekrar heyecanlandım. Bu konuda hiç deneyimim olmamasına rağmen, istedikleri klişede bir sosyal proje hazırladım. Amacım disleksi konusunda toplumu bilgilendirmekti. Proje yürütücüleri de disleksi problemi yaşayan yetişkinler  olacaklardı. Ancak projem ikinci aşamada kabul görmedi.

Asıl problem disleksinin yeterince bilinememesinden kaynaklanan bir çelişkiden kaynaklanmakta. Öğretmenler başta disleksiyi yeterince bilmiyorlar. Dolayısıyla disleksi problemi yaşayan kişilerin gerçek problemlerine de inanmak istemiyorlar. Disleksikleri haklı olarak diğer özürlüler kategorisine de koymamaktalar. Neticede disleksi problemi yaşayan çocukların sahip oldukları potansiyel cevherler, eriyip gitmek zorunda kalıyor.

Başta oğluma Rehberlik Araştırma Merkezi’nden rapor almak biz de istemedik. Ancak hak sahibi taraf olabilmek için rapor almam gerektiğine inandığımda da sorunlar birden değişti. O ana kadar okul yönetimi her defasında raporumuz olmadığını bahane ederek önümüze engeller koyarken, rapor aldıktan sonra da bir gecede oğlumun disleksi probleminin artık geçtiğini bahane etmeye başladılar. İşte disleksi böylesi karmaşık bir problem olduğundan toplumsal bir değişim yaşanabilmesi için hak temelli mücadele son derece önemli. Disleksinin yol açtığı problemlerin önlenebilmesinde en büyük etkenlerin başında da işte bu problemin net olarak tanımlanması gerekiyor.

Ben disleksi problemi yaşayan çocukların ruh dünyalarını bilen, tamamen gönüllü idareci ve öğretmenlerden oluşan ve disleksilere hitap eden özel okullar olması gerektiği inancındayım. Zira disleksi bir problem olarak nitelendirilse de, aslında çok büyük bir zenginlik. Bu zenginliğin ortaya çıkartılmasının da kaynaştırma eğitim sistemiyle çok zor olduğunu bir veli olarak görüyorum. Ben oğlumu çok seviyorum. Disleksi olduğu için de daha çok seviyorum.