“Film,Otizm Spektrum Bozukluğu içinde yer alan bir kadın ve erkeğin romantik ilişkisinin incelikli bir betimlemesini sunuyor.”

Jerry ve Mary Newport’un kitabından uyarlanmış olan “Mozart ve Balina” adlı filmin orijinal adı “Mozart ve Balina: Bir Aspergerli’nin Aşk Öyküsü”. Otobiyografik bir esere dayanıyor öykü. Yönetmenliğini Petter Naess yapmış; senaryosu ise Ronald Bass’a ait. Bu sayıda sizlere anlatacağım otizm hikâyesi, 2005 yapımı bir Amerikan filmi olarak karşımıza geliyor. Üstelik benim açımdan ilk kez bir farklılığa hizmet ediyor: Bu filmi izlerken ne güldüm, ne de ağladım. Bu, filmin duyguları vermekte başarısız olduğu anlamına mı geliyor? Elbette, hayır. Filmin izleyiciyi içeride tutmakta kısmen başarılı olduğunu düşünsem de; “Bu öyküden sizlere aktarabileceğim hangi kavramlara doğru yol alınabilir?” sorusunun peşine düşüyorum:

Washington şehrinin yukarıdan çekimiyle başlar film. Kamera sokaklara dalar ve nihayetinde bir taksinin direksiyonundaki genç adam Donald ile karşılaşırız. Bir yandan sandviçini yemektedir, öte yandan arabasında yolculuk eden iki adama hararetle bir şeyler anlatmaktadır. Adamlar kendi aralarında sohbet eder ancak Donald onlar tarafından dikkate alınıp alınmadığına hiç bakmaksızın kafasından geçenleri söylemeyi sürdürür. Bu esnada biz de onun birçok şoförlük görevinden kovulduğunu öğreniriz. Sonra telsizden sesler gelir ve Donald “Yolların haritası benim kafamda. Buradan direktif almama hiç gerek yok” diyerek kendisiyle ilgili ilk ipuçlarını izleyiciye sunar. Bu sayede onun sayılarla arasının iyi; görsel hafızasının da çok güçlü olduğunu algılayabiliriz. Ancak çoğu otizmli kişide olduğu gibi, onun da karşısındaki kişiden geribildirim almakla ilgili sorunları vardır. Sık sık kendi zihninin ihtiyaçlarında kaybolur ve içinde bulunduğu sosyal çevrenin, diğer insanların farkında olmak konusunda sıkıntılar yaşar. Arkaya döndüğü bir sırada, yol hakimiyetini kaybeder ve önünde duran bir aracı son anda görür. Frene bassa da geç kalmıştır. Taksi, araca çarpar ve aracın arkasındaki çiçekler havalanır. Aracın sahibinin bağırmalarına ve taşıdığı yolcuların itirazına aldırmadan bugün yapmakla yükümlü olduğu şeyi yapmaya devam eder. Arabasının bagajından çıkardığı bir yemek torbasını alarak onları orada sokakta kendi krizleriyle baş başa bırakır. Çeşitli düzeylerde otizmi olan bir grup gencin yaşadığı bir destek grubuna başkanlık etmektedir. Bu, onun gönüllü olarak yaptığı, karşılığında para almadığı bir iştir. Bu torba, günün büyük kısmını birlikte geçirdiği bu insanlar içindir. Birbirlerine destek oldukları bu sosyal yapı Donald’ın hayatının merkezidir. Kamera ilk kez bir iç mekâna girer ve bu merkezdeki diğer otizmli erkekleri ve kadınları görürüz. Konuştukları şeyler çoğunlukla bir şeylerin olasılıkları üzerinedir. Sayılar, maçlar, herkesin kafasından geçeni söylediği monologlar. Birbirlerini duymadan konuşmakta ısrarcıdırlar. Burada otizmin kendine has olan düşünme ve eyleme biçimlerine tanık oluruz. Tekrarları, önemsiz şeylere verilen aşırı tepkileri, bir bisküvi yüzünden çıkan tartışmaları görürüz. Ama her şeye karşın Donald’ın yönetiminde ilerleyen bir birlikte yaşama bilinci iş başındadır. Sonra her hikâyede olduğu gibi; yeni biri gelir, aralarına katılır ve gündelik hayatları değişir. Gelen, sarışın güzel Isabelle Sorence’dır. Herkes onun enerjisinden ve söylediklerinden etkilenir. Herkesin hikâyesini anlatacağı bir grup çalışmasında kendi öyküsünü en doğrudan tavrıyla aktarır. Bunu yaparken fevridir. Onun küçük bir kız olduğu anılarına sürükleniriz: “Kelimeleri düz anlamlarıyla algılıyorum.” Bu açıklamayla birlikte, küçük bir kız çocuğuyken yaşadığı olayın görüntüleri gelir ekrana. Ailesinin rekor kırmaktan söz ettiği ve mutlu oldukları bir gün; aynı mutluluğa sahip olmak için evdeki bütün plakları kırar. Sonrasında bunun sandığı gibi bir şey olmadığını anlaması uzun sürmez. Komşu çocukları ona “salak” diye bağırırlar ve uzun süre alay konusu olur. Diğer insanlar bir otizmli için çoğu zaman bir tehdit olarak algılanır. Çünkü çocukluk deneyimleri; aşağılanmanın, küçümsenmenin ve alay edilmenin kaçınılmaz olduğu olaylar ve durumlar içermektedir. Isabelle’in “Hayvanlar farklı oluyor. Onlara zalimlik öğretemezsin.” cümlesi filmin derin yapısına dair bilgi sunar izleyiciye. Burası gerçekten önemlidir. Hatırlarsanız, şimdiye kadar öykülerini sizlerle paylaştığım bir çok filmde hayvanların varlığının olumlu etkisinden söz edildi. Bir önceki sayıda sözünü ettiğim Köpek Thomas’ı anımsayın: Onun 6 yaşındaki otizmli erkek çocuğun geri kalmış olan iletişim yeteneklerinin geliştirilmesinde oynadığı rol neredeyse bir mucizeye benziyordu. Bu filmde de hayvanlar önemli bir yere sahip. Özel bir hayvandan çok, birçoğunun verdiği sevgiye ve güvene dikkat çekiliyor. Otizmli kişiler hayvanlarla çoğunlukla rahat iletişim kuruyorlar. Çünkü onların insanlar gibi eleştirmeleri, zalimce davranmaları olanaksızdır. Isabelle bu olayın sonunda köpek gibi havladığını itiraf eder ve bu taklidi beden diliyle de gösterir. Bu, onun insan olmaktansa, hayvan olmayı yeğlediğini düşünmemize neden olur. Sonra Donald’ın çocukluğunu onun ağzından dinleriz:

“Deniz fenerinde büyüdüm. Benim durumum 2 yaşındayken ortaya çıkmış. Normal bir çocuk değildim… İnsanları kontrol edemezsiniz. Ama sayılar başkadır; onlara güvenebilirsiniz.”

Isabelle’in ve Donald’ın hikâyelerinin yan yana gelmesi, bize onlar arasında bir köprü kurulacağının haberini vermektedir. Birbirlerine benzediklerini anlaşılır. İkisi de kelimeleri düz anlamlarıyla algılar. Donald da tek başına yaşama yetisine sahiptir, Isabelle de. Isabelle’in de evinde kuşları vardır, Donald’ın da. Ayrıca Isabelle “Bongo” adında bir tavşana sahiptir. Onu çoğu yere bebeği gibi taşır. Bisiklete binerken koynundadır. Resim yaparken yine kucağındadır. Hayvanlara besledikleri sevgide ve yüksek zekâ seviyesinde buluşurlar. Aslında Donald bir matematik dahisidir. Her türlü sayıyla her türlü işlemi bir bilgisayardan bile kusursuz biçimde yapmaktadır. Isabelle de “Mozart”a gönderme yapan biçimde; olağanüstü bir müzik kulağına sahiptir. Beste yapar ve aynı zamanda ressamdır. Anlatıdaki önemli öğelerden biri de, Isabelle’in hikâyesindeki tecavüz olayıdır. 14 yaşındayken otostop yapmanın bedelini bu biçimde ödemiştir. Gruptakiler onun farklı olduğunu algılasalar da, onun hikâyesine gereken önemi ve özeni gösteremezler. Üzüntülü olaylara da gülümseyerek ya da yüksek sesle gülerek tepki veren kızlardan biri, Isabelle’i sinir eder. Onun hayatındaki travmaya ortak olmayı başaramazlar. Bunun üzerine Isabelle şöyle der: “Bu küçük balık kavanozunuzdaki ilk günüm. Hayat hikâyenizi anlatıyorsunuz ama sadece iyi kısımları!”

Bu sahneler bize Donald ile Isabelle arasında başlayacak olan duygusal ilişkinin temel dayanaklarını sunar. Donald bir matematik dahisi olmasına karşın, ancak taksi şoförlüğü yapabilmektedir. Benzer biçimde Isabelle de olağanüstü sanatsal yeteneklerine karşın bir kuaförde stilist olarak çalışmaktadır. Zalim olarak tarif ettikleri insanlardan örülü bu toplumsal yaşam onların özel yanlarını dikkate almaz. En basit şeyleri yapmakta zorlandıkları için “işlevsiz” kabul edilirler. Bu duruma hiçbirimiz şaşırmıyoruz herhalde. Kadınların, çocukların, eşcinsellerin ve hayvanların zayıf taraf kabul edilip kolaylıkla ötekileştirildiği eril tahakkümcü, kapitalist toplumlarda özel bireylerin gereksinimleriyle ve yetileriyle ilgilenmek lüks kabul ediliyor. Farklılıkları “deli” etiketi altına sokup sürekli rehavette kalmaya çalıştığımız bir kültürü paylaşıyoruz 21. yüzyıl insanları olarak. “Farklıysanız, farklı hissediyorsanız, size verilenlerle yetinmiyorsanız yani uyumsuzsanız; ya da hayatınızla ilgili fazla kaygılıysanız, diğerlerinin acılarına ve hazlarına karşı duyarlıysanız, bırakın sizi dengeleyelim, normalleştirelim, yavaşlatalım, sessizleştirelim! Anti-depresanlarınızı alıp oturun uslu uslu.” Psikanalist Darian Leader “Depresyon” adlı yapıtında salt biyolojik bir hastalık olarak depresyon mitinden şöyle söz eder:

“Bir şeyler yanlış gittiğinde sorunu hızla adlandırabilmek istiyoruz, bu da bizi doktorların ve ilaç şirketlerinin sunduğu etiketlere daha açık hale getiriyor. Çoğumuz içsel yaşamlarımızı araştırma zahmetinden kaçınıyoruz: Keyifsizlik, anksiyete veya keder duygularımızı ‘depresyon’ terimi altında gruplandırabilmek ve sonra da bir hap almak, tüm yaşamımızı psikolojik anlamda mikroskop altına yatırmaktan daha cazip geliyor.” (Leader; 2018, 22)

Uyum ve görünüşte bir huzur uğruna feda ettiğimiz insani şeylere bu filmde de vurgu yapılıyor. Sinematografi pek başarılı değil ancak amacımız otizm hikâyelerinden yeni bir şeyler öğrenmek ve hayatımıza katmaksa; bu filme bakmaya da değer. Yeniden filme dönersek; “Cadılar Bayramı” etkinliği anlatıda bir dönüşüm sağlar. Kimliklerin anlaşılması çoğu zaman isteyerek taktığımız ya da mecbur kalarak takındığımız maskelerle ilgilidir. Donald o gün için “balina” kostümünü giyer, Isabelle de “Mozart” kılığındadır. Partiye gitmek yerine kostümleriyle bir alışveriş merkezinde gezmeye karar verirler. Donald bir kadınla çıkacağı için heyecanlıdır ve bu nedenle bir türlü evinden çıkmayı başaramaz. Isabelle evine gidip onu alır ve dışarı çıkarlar. Donald neden balina olmayı seçmiştir? Yanıtını şöyle verir: “Bir kere, çok büyükler. Ve ben hayatım boyunca kendimi hep kenarda kalmış hissettim. Balina olduğun zaman, gemi sensin!” Isabelle de Mozart olmayı seçmiştir çünkü kendi deyimiyle ilgisi “Sol Minör” üzerinedir: “Tutku, öfke ve meditasyon hakkındadır.”

Bu konuşmalar bize onların kimlik örgütlenmeleri hakkında bilgi sunar. Donald’ın temel gereksinimi toplum tarafından kabul görmektir, önemsenmektir. Kıyıda kalmak istemez, görülmek ister. Oysa, Isabelle kendi varlığına sanatı yoluyla kendi onayını vermektedir. Toplumsal onay onun için bir gereklilik değildir. Tersine, kimliğinin önemli bir nüvesi “isyan”dır. Birlikte lunaparka gider ve eğlenirler. Bu sahnelerde Donald çekingendir ve huzursuzdur. Isabelle ise her zamanki gibi fazla coşkuludur ve gürültülüdür. Bu heyecanlı buluşma Donald’ın yüzlerce şişeye metal halkalar atmasıyla krize girer. Isabelle’in kimi seslere ve özellikle metal sesine karşı aşırı duyarlılığı vardır. Bunu Donald’ a tanıştıkları zaman söylemiştir. Ancak Donald büyük ihtimalle kendi düşünce zincirinde ve sayılara bağımlı olan bir algının pençesinde bu bilgiyi alamamıştır. Isabelle yere kapanır, çığlık atar ve bir ağlama krizine tutulur. Birlikte Donald’ın evine giderler. Bu sahneler, Donald’ın iç dünyasına bir davettir. Evi aşırı dağınıktır ve pistir. Her şeyi biriktirdiğini algılarız. Donald şöyle der: “Ne zaman lazım olacaklarını bilemezsin.” Isabelle de şöyle yanıtlar onu: “Annem öldü demiştin. Onu gömdün. Değil mi?” Burada Donald’ın bağımlılıklarına gönderme vardır. Donald’ın endişelerine rağmen Isabelle’ın kılavuzluğunda cinsel bir deneyim yaşarlar. Birleşmeleri duygu yüklüdür. Sabah olduğunda Donald evinde kendini terk edilmiş bulur ve üzüntüye kapılır. Onu kuşlarıyla konuşurken dinleriz. Sonra Isabelle elinde bir torbayla döner ve güzel bir sabahı birlikte kucaklarlar. Destek grubu merkezine girdiklerinde, tüm gözler onların üzerindedir. Burada yeni başlayan bir ilişkinin tanınmasına tanıklık ederiz. Diğerleri toplumun onayını temsil etmektedir. Kimileri bu duruma içerler, kimileri kutlar. Gündem elbette cinselliktir ve aşktır. Bir sürü soru sorulur ve bunlara Isabelle yanıt verir. Soruların içeriği onların birlikteliğinin fazlasıyla seksle ilişkilendirildiğini ortaya koymaktadır. Isabelle onlara penguenlerin çiftleşme ritüelinden söz ederek, yaşadıklarının özel bir şey olduğunu anlatmaya çalışır. Aslında anlatının bundan sonraki kısmında bir erkek ve bir kadının birbirlerinin yaşamlarına dahil olma sürecine katılırız. Yaşanan krizler, tüm duygusal ilişkiler ve her tür insan için geçerlidir. İkisi de birbirlerini sahiplenir ve diğeri için iyi bir şey yapma heyecanına kapılır. İlişkide baskın olan, öncülük eden Isabelle’dir. Isabelle’in Donald’ın evini sürpriz biçimde temizlemesi ve düzenlemesi ilişkilerinde bir kırılma noktasına neden olur. Donald evine girince şoke olur ve çılgına döner. “Eşyalarım yok olmuş!” diye haykırır. Oysa her şey oradadır; yalnızca düzenlenmiş ve temizlenmiştir. Isabelle’e dönerek son sözünü söyler: “Sen hayatımı çaldın!”  Ayrılırlar. Donald sakinleşmek için yine sayılara sığınır ve bu öfke krizini bir sürü sayısal hesaplama yaparak atlatır. Verdiği tepkiden pişmandır. Isabelle’in çalıştığı kuaföre gidip ondan özür diler. Bu sahne, onların daha geniş bir toplumsal çevre tarafından onaylanmaları anlamına gelir. Çünkü kız, dükkânda bulunanlara “Erkek arkadaşım” diyerek onu tanıtır. İlişkileri kopmamıştır aksine biraz daha güçlenmiştir. Isabelle, Donald’a onun zekâsına yaraşır, gerçek bir iş bulur. Bu konuşmalar esnasında, Donald’ın yıllar önce IBM şirketindeki bir görüşmede “İdealleriniz nedir?” biçimindeki mülakat sorusunda çuvalladığını öğreniriz. Gündelik şeylerden söz ettiği için işe alınmamıştır. Ancak bu kez zekâsı onurlandırılır ve bir şirkette bilgisayar hatalarını bulmakla görevlendirilir. Her şey yoluna girmiş gibidir. Isabelle’in teklifiyle aynı evde yaşamaya başlarlar. Evli çiftler gibi yaşamaktadırlar. Çok geçmeden hepsinden daha büyük bir kriz kapılarını çalar: Donald’ın patronu onlara yemeğe gelecektir. Donald bunu Isabelle’e söylerken oldukça tedirgindir ve ondan her şeyin yolunda  gitmesi için yardım ister. Bunu söyleme biçimi Isabelle’i rahatsız eder ama ona bir şey belli etmez. Akşam olduğunda konuk gelir; Isabelle gayet ilgisiz biçimde bahçede oturmaktadır. Sonunda yemek masasına geçilir ve Isabelle’in aşırı tavırları, huzursuz konuşmaları geceyi zorlaştırır. Bu sahnelerden Isabelle’in eskiden piyano akortçusu olduğunu öğreniriz. Çabuk öfkelendiği için bu işi bırakmak zorunda kalmıştır. Isabelle o kadar saçmalar ki, sonunda Donald dayanamaz ve onu bağırarak susturur. Gece fiyaskoyla sonlanır. Şiddetli bir kavga yaşanır. Isabelle Donald’a öfkesinin nedenlerini açıklar: Kendinle gurur duymanı istedim ama sen kendini küçük düşürmeye çalışıyorsun. Aramızda ciddi bir fark var: Sen normal olmak istiyorsun!” Bir kez daha ayrılırlar. Donald arkadaşı Gregory’nin evine taşınır. Isabel kendi hayatına döner. Bu ayrılıktan sonra, destek grubu merkezindeki hayat biraz değişmiştir; Donald etrafında olup bitenlere kayıtsızdır. Aradan epey zaman geçtikten sonra Gregory’nin telesekreterine bir mesaj gelir: Isabelle’in en sevdiği hayvanı, Tavşan Bongo ölmüştür. Bu haber Donald’ı harekete geçirir. Isabelle ile yeniden bir araya gelirler. Şık bir restoranda akşam yemeğinde buluşurlar. Öncesinde Isabelle, Donald’a en iyi arkadaşı olmaktan ve evlilikten söz etmiştir. Bu nedenle bu özel yemeğin arka planında, gündem evliliktir. Donald doğru cümleleri seçemez ve Isabelle’e evlilik teklifi yerine ulaşamaz. Ona “Seni Seviyorum” demesine karşın, kız bağırarak restoranı terk eder. Donald’ın yoğun öfkesine şahit oluruz; kafasını camlara vurur. Isabelle de evinde intihar girişiminde bulunur. Ardından Donald’ın kızın doktoru ile konuştuğu sahne gelir. Doktor, Isabelle’in yoğun bir terapi sürecinden geçeceğini ve onu görmesini, aramasını istemediğini belirtir. Isabelle de görüşmeyi istemiyordur. Araya uzun bir zaman girer. Donald’ı onlarca kez telefonu imha ederken görürüz. Onu kızın iyiliği için aramaz ve kendine bu konuda ciddi baskı uygular. Yeniden bir araya geldiklerinde, Isabelle daha sakindir. Donald onu ikisine özel olan, metruk binada bulur. Sarılırlar, öpüşürler. Filmin son karesinde, tüm destek grubu üyeleriyle birlikte uzun bir masanın etrafında buluşulduğunu görürüz. Donald ve Isabelle evlenmişlerdir ve evlerinde bir kutlama yemeği vardır. Herkes mutludur. Isabelle kadehini havaya kaldırır: “Kocama, şerefe! Seni Seviyorum. Sizler benim ailemsiniz.”

Nils Skudra filmi incelediği yazısında şu yorumda bulunuyor: “Film, otizm spektrumu içinde yer alan bir kadın ve erkeğin romantik ilişkisinin incelikli bir betimlemesini sunuyor. Burada tüm romantik ilişkileri etkileyen sayısız etkene tanıklık etmekle kalmıyoruz, aynı zamanda otizmin aşk ilişkisinde oynadığı zorlayıcı etkiye de katılıyoruz. Asperger Sendromu’nun ortaklığında bir araya gelen bu iki insanın karakter özelliklerindeki belirgin farklar, aralarındaki gerilimde bir katalizör işlevi görüyor. Donald, Isabelle’in kendi kimliğiyle olan barışıklığına uyum gösterdiğinde, ikisinin de mutlu olabileceği, sürdürülebilir bir ilişkinin kapısı aralanıyor.” (Skudra; 2018)

Bu film, yine bir aşk öyküsüne odaklanan “Adam” filminden farklı olarak “mutlu son”la biter. Her birimiz için dikenli bir yol olan aşk, evlilik içinde ehlileştirilmiş ve toplum tarafından kabul edilebilir bir biçime bürünmüştür. Sonunda bir balık kavanozu bir yuvaya dönüşür!

Kaynaklar:

Leader, D., (2018). Depresyon – Yas ve Melankoli, Çev. Ayça Göçmen, İstanbul, Encore Yayınları.

Skudra, N., (2018). “A Review of Mozart and The Whale” (http://the-art-of-autism.com)

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir