Oyuncu ve müzisyen Bilal Çatalçekiç’i sayfalarımıza konuk ettik; kendisiyle son dönem projelerini, özel çocukları ve çocuklara müziğin evrensel bir dil olduğunu anlatan çocuk oyunu “Mira’nın Sihirli Dolabı”nı konuştuk.

Yazı: Burçin Öztınaz

Tiyatroya ilginiz nasıl başladı?
‘Çocukken başladı’ denir ya bende de çok klasik bir durum bu. Bizim sülalede sanatçı yok; kitap yazan, müzikle uğraşan biri yok ama bu anlamda çok sağlam takipçiler yetiştirmişiz. Annem de sağ olsun kendi yapamadığı her şeyi benim yapmamı istedi… Daha doğrusu komşu kızı tiyatroya gönül vermiş, tiyatro kursuna gidiyor. 12-13 yaşlarındayım ben de bu arada kendi kendime espriler yapıyorum. Annem demiş ki, biz çocuğu özel bir tiyatro kursuna gönderelim. Ben istemeye istemeye tiyatro kursuna gittim. Neden istemeye istemeye derseniz, çocuklar dışarda oyun oynuyor ben kursa gidiyorum… Kursa gittim ve özel çocuk tiyatrosu ile başladım. Çocuk tiyatrosu yaparak aslında mesleğin perde arkasını, sahnenin ne kadar sihirli bir yer olduğunu, hayatı tiyatroda öğrendim. Belki bu lafları söyleyecek kadar yaşlı değilim ama orta yaşa yaklaştım ve şuna inanıyorum ben konservatuarı okumadan önce bu işi usta çırak ilişkisinde öğrendim. Önce mutfağı öğrenip sonra sahneye geçenlerdenim. Sanatı da, hayatı da, politikayı da, ekonomiyi de, sevmeyi de, karşı cinse ilgi duymayı da, her şeyi tiyatro yaparak öğrendim. Tiyatro okul gibiydi. Tiyatro başladı ardından müzik geldi yine ailemin teşviki ile. Bu anlamda şanslıydım, genelde aileler “aman oyuncu mu olacak, aman müzisyen mi olacak” derler, atarlar bir tarafa. Benim anne ve babam hep destek oldu. Konservatuarda Klasik Türk Musikisi eğitimi aldım. Asıl enstrümanım kanundur. Hem eğitmen hem öğrenci olarak sanatın iki branşına başlamış oldum. Tiyatroda bana ilk rolümün verilmesinin nedeni de müzik bilgimdi. Uçan Şemsiye diye bir oyun oynuyorduk. Orada bir papatyayı canlandırıyordum. Sonra çocuk oyunları başladı. Oyun müzikleri de yaptım bir yandan. Müzik biliyor olmamdan, müziğe olan yeteneğimden dolayı sahnede hem şarkı söylüyordum hem oynuyordum.

Müzik, sinema, tiyatro, eğitmenlik… Şu anda da birçok alanda aktif, çok yönlü birisiniz…
Aslında bunlar çok yönlü olmak adına yaptığım şeyler değil. Ben bu mesleğin birçok şeye hakim olması gerektiğini düşünüyorum. Meslek birçok sanat dalını barındırıyor. Tiyatro içinde müziği barındırır, dansı barındırır, enstrüman çalmayı barındırır, görsel sanatı barındırır. O açıdan ben sanat yapmaya çalışan bir oyuncu olarak araştırmayı seviyorum.

Bir yandan müzik çalışmalarınız da devam ediyor…
2009-2010 yılında ilk albümümü yaptım. Konservatuardan mezun biri ayakkabı mağazası açmak istemez tabii. Ben de bir solist olarak yaptığım besteleri insanlarla paylaşmak istedim. Firmayla anlaştım, televizyonun bana vermiş olduğu popülerliği de katarak albüm yaptım. Hayalimi gerçekleştirdim ve benim için harika bir albüm oldu. Ama bu “Ben Tarkan olayım” diye yaptığım bir iş değildi, amacım sadece mesleğimi yapabildiğimi göstermekti. Konserler verdim, paylaşımlar yaptım… Müzisyen olarak hayatıma devam ediyorum. Yedi sene ara vermiştim. Bu sene de iki şarkı yapmıştım ve onları paylaşmak istiyordum. Sözü-müziği bana ait şarkılarımı Avrupa Müzik bünyesinde dijitalden sunduk. Gayet güzel geri dönüşler oldu, ufak ufak konserler başladı, şimdi sırada klip var.

Bu yoğun tempoda sıradan bir gününüz nasıl geçiyor?
Ben biraz disiplinli bir adamım. Sabah ilk önce spor yapmayı tercih ediyorum. Beslenmeme çok dikkat ederim. 7-8 yıl önce insülin direnci yaşamış biriyim. Yani şeker hastalığına yakın bir adaydım. Rahatsızlandım ve “ne oluyor bana” diye doktora gittiğimde insülin direnci olan hipoglisemi dediğimiz şey çıktı. Bizim mesleğimizde saat ve zaman kullanımını çok istediğimiz gibi belirleyemiyoruz. Gece ikide ya da sabah beşte çekime gidebiliyoruz. Düzensiz hayatın vermiş olduğu bir şey bu. Bir de ben bir iş yapıyorsam, bana nasıl yapılmasını istiyorsam aynı şekilde karşı tarafa yaparım. Özenli davranırım ve yalapşap iş yapmam. İlişkilere çok önem veririm. Sadece insan ilişkilerinde değil, kendi bedenimle doğru ilişki kurmazsam hiçbir şeyle doğru ilişki kuramayacağıma inanırım. O yüzden beslenmeme çok dikkat ederek yaşıyorum. Haftanın üç günü mutlaka spor yapıyorum. Her sabah 10-15 dakika egzersizlerimi yaparım, olumlamalarımı yaparım ve güne “merhaba” derim. Olumlu düşüncenin gücüne inanan bir insanım. Biz neyi çağırırsak bize onun geleceğini düşünürüm.

Televizyon projelerinde de görüyoruz sizi. Yerli diziler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben çok dizide oynadım, maalesef ki dünyadaki gibi değil bizim sektör. Yaratıcı olabilecek zaman yok çünkü diziler çok uzun. Biz şu anda bu röportajı yapabilmek için 4 saat zaman harcıyoruz. Set insanlarının çalışma sistemleri çok doğru değil. Burada yapımcılara kötü bir şey söylemiyorum, sektör böyle. İster istemez burada oyuncu ne kadar özenebilir, çeken ne kadar özenerek çekebilir? Yönetmen, senarist açısından da zorluklar var. Ama diğer yandan altını çizmeliyim ki sektörde çok iyi oyuncular var.

Sizin oyunculuğunu en beğendiğiniz isimler kimler?
Ben Johnny Depp hayranıyım, Al Pacino hayranıyım. Türkiye’ye döndüğümüzde Şener Şen hayranıyım, Erkan Can hayranıyım. Şener Şen mesela bu ülkede komediye yön vermiş çok usta bir isim. Ayrıca benim jenerasyonumda da çok iyi aktörler var, daha yeni başlayan jenerasyonda da çok çok harika aktörler yetişiyor. Sosyal medya ve internetin de burada büyük faydası var.

Yeni bir film projeniz de var… Bundan kısaca bahseder misiniz?
Oflu Hoca 3 çekiliyor. Yakın zamanda biz de sete gideceğiz. Güzel bir komedi filmi geliyor. Trakya taraflarında çekeceğiz. Benim de çok sevdiğim bir yöre.

Sizi en çok neler mutlu eder?
Birini sevindirmek beni mutlu ediyor. Burada illa bir şey alıp on mutlu etmekten bahsetmiyorum. Söylediğim bir cümle karşı tarafın yüzünde bir tebessüm bırakıyorsa bu bile beni mutlu eder. İnsana ve evrene dokunduğumu hissettiğim anda çok daha mutlu olurum.


Mutluluk tanımınız nedir?
Kişi önce kendini mutlu etmeli bence. Çünkü kişi kendini mutlu hissettiğinde karşı tarafı da mutlu eder. Ben iyi davranmalıyım ki, karşı taraf bana iyi davransın. Kendine haksızlık etme, karşı taraf kendine duyduğun saygıyı görsün ki seni kendine örnek alsın. Bu aile içindeki anne-çocuk, baba-çocuk ilişkilerinde de böyle bence.

Mira’nın Sihirli Dolabı isimli bir çocuk oyununuz var. Bunu yazma fikri nasıl ortaya çıktı?
Çocuk tiyatrosu denince aklımıza hep hayvan taklidi yapmak gibi şeyler geliyor. Çocuklar gelsin, izlesin, gülsün, gitsin mantığında yapılan işler var. Gerçek Sanat Atölyesi, eşim Miray ile bizim kurmuş olduğumuz firmamız. Biz dedik ki, bir eğitmen olarak biz çocuklara nasıl örnek olabiliriz? Daha doğrusu çocuklara neyi miras olarak bırakabiliriz diye düşündük. ‘Ben sanatçıyım, üretiyorum, yazıyorum, çiziyorum, elle tutulur ne bırakabilirim’ derken çocuk oyunu yazmaya karar verdim. Bu çocuk oyunu da müzisyen olduğum için bestecileri anlatan, çocukların Bach, Mozart, Beethoven gibi bestecileri sahne üzerinde dönem kostümleriyle gördükleri; notayı, piyanoyu, kemanı, gitar tanıdıkları, hangi enstrümanın bir orkestra içinde nasıl sesler çıkardığını öğrendikleri bir oyun oldu. Mira’nın Sihirli Dolabı’nı yazdım ve elimizden geldiğince tüm okullarda, belediyelerde oyuyoruz. Şu ana kadar en az 4000-5000 çocuğa oynadık. Ülkenin her yerine gitmeye çalışıyoruz. Çocuklara müziğin evrensel bir dil olduğunu, istemenin önemini, isterlerse Mozart gibi iyi bir müzisyen olabileceklerini anlatıyoruz. Ne yazık ki düşünen, sorgulayan seyirci sayısı çok fazla değil. Toplum oyarak iyi bir seyirci yaratırsak, bilerek, düşünerek izleyen bir seyirci yaratırsak zaten akabinde her şey kendiliğinden gelişecek diye düşünüyorum.

Mira’nın Sihirli Dolabı’nı gelişimsel farklılık gösteren çocuklar için de oynadınız… Çocukların tepkisi nasıldı?
Bu çocuk oyununu her yere ulaştırmak mottosuyla yola çıktık ve bu anlamda ÖÇED ile karşılaştık. Niyetin neyse ona göre karşılık alırsın, ben buna çok inanıyorum. ÖÇED ile karşılaştık ve dedik ki “sizin için ne yapabiliriz?” Bu çocuk oyununu çocuklara izletmek istedik. Özel çocuklar yüksek seslere tepki verebiliyorlar, kendi durumlarına göre tepkileri var. Ama aslında tam tersine biz onlara bunu sunmadığımız için tepki veriyorlar. Bir sürü özel okulda, devlet okulunda oynadığımız bu oyunu özel çocuklar o kadar güzel izlediler ki! Bağırış çağırışlar, sahneye atlamalar hiç olmadı. Video kayıtları var, isteyen izleyebilir çocukların nasıl izlediğini. Oyunumuz interaktif bir oyun. Çocuk kendi iradesiyle oyuna katılıyor. Oyunumuza katıldılar, beraber oynadılar, enstrümanlara tek tek dokundular. Bizim için de çok güzel bir tecrübeydi. Hem kişisel olarak hem de sanat yapmaya çalışan biri olarak özel çocukların içindeki yaratıcılığı çıkartmak için elimden gelen her şeyi yapıyorum ve yapacağım.

Çevrenizde özel gelişim gösteren çocuk var mı? Gözlemlediğiniz kadarıyla anne-babalar bu durumda ne gibi sorunlarla karşılaşıyor?
Anne-babalar utanıyorlar. Bu da toplum ile alakalı. Utandığı için gizleme, saklama, toplum içerisine çıkartmama gibi durumlar ortaya çıkıyor. Aslında ben biraz o çocuklarla ilgilendiğimde görüyorum ki çocuklarla ilişkiyi doğru kurduğunda çocuk da, veli de rahatlıyor. Tabi ki bununla ilgili ben bir eleştiri yapamam anneye-babaya, böyle bir haddim yok. Ama bu bilgisizlikle alakalı gibi geliyor bana. Kaderciyiz ama oturup çekmek değil yapmamız gereken. Hepimiz irade sahibiyiz. Çocuğunun farklı özellikleri olabilir ama bununla ilgili neler yapılması gerekiyorsa çocuğun etrafını bilinçlendireceksin. Ve onu kabul etmek istemeyen kişi hayatında olmak istemiyorsa olmasın. Bu çok basit. Eğer anne baba kabul etmezse karşı taraf da etmez.

ÖÇED olarak toplumdaki algıya pozitif katkıda bulunmak, özel gelişim gösteren çocukların ailelerinin sorularına cevap bulmasını sağlamak için çalışıyoruz? Derneğimizle ve diğer STK’larla ilgili öneri ve görüşleriniz neler?
Bununla ilgili daha çok kitap yapılması, daha çok seminer yapılması, göz önünde olan insanlardan destek gelmesi farkındalığı arttıracaktır diye düşünüyorum.

Okurlarımıza bir tavsiye verecek olsanız ne olurdu?
Kendimizi önemseyip sevmemiz gerektiğini düşünüyorum. Her şey kendinde başlar. İçimize bakmalıyız. İçe bakmaktan kasıt kendi alemimizi çözmemiz. Yani evrensel sistem kendi düşünceleriyle yaratılan bir durum. En büyük gerçek düşündür. Düşündüğün müddetçe gerçekleştirebilirsin. Bizler hayal kurmayı unutmuş insanlarız. Hayal edelim, gerçekleşsin. Çünkü hayal ettiğin müddetçe yaşadığını anlarsın ve hayal edebiliyorsan o gerçekleşecektir. Bunu her anlamda yorumlayabilirsiniz. Kendi potansiyelini çözmek önemli. Kendini sevmek de kendini keşfetmek aslında… Bu bütünü bir arada tuttuğumuzda aslında hayatı çözmüş oluyoruz. Biz iyi çağırırsak iyi olur. Onu geliştirmek dönüştürmek bizim elimizde. İyi bir anne baba olabilmek için önce kendimizi geliştirmeliyiz. İyi insan olmak için de bu böyle.

Save