Lise son sınıfta disleksi tanısı alan 28 yaşındaki Gökçen Genç, “Disleksili bireyler asla motivasyonlarını kaybetmesinler, bizler de her şeyi yapabiliriz, doğru eğitim ve yaklaşımlarla çok başarılı olabiliriz” diyor.

Bize kendini tanıtır mısın?
28 yaşındayım ve ailenin tek çocuğuyum. İlkokul ve orta öğrenimimi Konya’da tamamladım ve İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü kazanarak İstanbul’a geldim. Üç yıl sosyoloji okuduktan sonra bize bir geçiş hakkı tanıdılar ve psikoloji bölümüne geçiş yaptım. İki yıl daha okula devam ettikten sonra mezun oldum ve şu anda Aile Danışmanlığı üzerine yüksek lisans yapıyorum.

Okuma yazmada güçlük çektiğini ilk ne zaman fark ettin? İlerleyen süreçteki mücadelene örnekler verebilir misin?
Fiziksel olarak okula çok küçük başlamıştım ve bu yüzden bir uyumsuzluk yaşamıştım. Okumaya yaşıtlarımla birlikte geçtim, okuma bayramına ben de sevinçle katıldım, okuyordum ancak okurken kelimeleri atladığımı, bazı harfleri karıştırdığımı üçüncü sınıfta fark ettim. Çok geç fark ettim aslında… Sonra sayıları karıştırdım; örneğin 6 ile 9’u. Aynı sayılar hep karşıma çıkıyor gibiydi. Saatleri hiç anlamadım zaten. Noktalama işaretleriyle ilgili bir soru olduğu zaman soru yanlış diye düzeltme yapıyordum ve kendim cevap veriyordum, birçok sınavda bunu yapmışlığım vardır. Her zaman katılımcı bir çocuktum ve özel olduğumu düşünürdüm ama bir türlü ön plana çıkamazdım, fark edilememe hissi vardı. Oyun oynamayı bile çalışıyordum, evde iki sandalyeye ip geriyordum ve nasıl olduğunu anlamaya çalışıyordum. Duvara top atıyordum ve toptan kaçmaya çalışıyordum. Okumam gereken uzun bir şey verildiğinde rahatsız oluyordum, sadece afişler, cümleler okumak istiyordum. Öğrenme aşamasını hep çok sevdim ama öğrendiğim şeyleri birleştirip beceriye dönüştürmekte zorlandım ve zorlandığım şeyleri hiç kabul etmedim, kendimce başka bir strateji geliştirdim. Mesela ilkokulda okuma saatlerimiz vardı ve ben o bir saati okuyormuş gibi yaparak geçiriyordum sayfaları çeviriyordum, bakıyordum ama o kitabı okumuyordum. Bütün derslerde seveceğim bir şeyler aradım, tarih dersini çalışırken savaşları resmediyordum, Türkçe dersinde sadece ilgilendiğim şeyleri yazmayı sevdim. Test sistemi benim için kabus oldu, şıkları hep değiştirmek istedim. Ama hep uyumlu, çalışkan bir öğrenci oldum ve yapabileceğime inandım.

Yanlış giden bir şeyler olduğunu kim fark etti? Disleksi tanısını ne zaman aldın? Tanıyı aldıktan sonra ne hissettin?
İlkokul 4. sınıftan üniversiteye girene kadar hep dershaneye gittim ve özel dersler aldım. Evde sınavlara çok iyi hazırlanırdım. Çalıştığım zaman ‘öğrendim tamam’ diyordum ama sınavda hep aynı hataları yapıyordum, sınav başarım hep aynıydı, düşük sayılırdı bunu sadece dikkatsizlik olarak düşünürdüm ve aslında bu da büyük bir problemdi. Ama motivasyonumu asla düşürmezdim, örneğin sayısal bölüm zorsa ben onu seçmeliydim ve “ben yapabilirim” derdim. Diğerlerinden hep bir farkım olduğunu, özel olduğumu düşünürdüm. Lisede matematik dersinde bir soruya hem doğru hem beklenmedik bir cevap vermiştim ve öğretmenim beni onaylamıştı, takdir görmüştüm. Bu sebeple o öğretmenin hayatımda özel bir yeri vardır. Eğitim hayatım hep bir onay beklemekle geçti zaten. Ve artık lise son sınıfta dershanedeki rehber öğretmenim sınav kaygılarımın olduğunu, sorunun psikolojik olabileceğini düşünerek beni bir psikoloğa yönlendirdi. Hemen gittik tabii, seans içerisinde bana ağaç, saat gibi şeyler çizdirdiler ve el göz koordinasyonuyla ilgili çalışmalar yaptırdılar, dikkat testlerine benzer testler uyguladılar ve “Disleksi olabilir” dediler. Sadece bunu duymak bile beni çok rahatlatmıştı, yaşadığım karmaşanın bir adı vardı artık. Annem sevinmişti, bunun çok özel bir durum olduğunu söylemişti. Hemen disleksiyle ilgili kitaplar okumaya, filmler izlemeye başladım. Özel bir birey olduğuma iyice inanıp rahatlamıştım. Bu arada üniversiteyi kazandım. Üniversite 1. sınıfta tanıyı kesin olarak almak için sevgili Prof. Dr. Ümran Korkmazlar’a gittik. Disleksiydim ve bugünlere nasıl geldiğime, nasıl çabaladığıma hayret edip bir süre izlemeye bile almak istediler beni.

Biraz akran ve öğretmen tutumlarından bahseder misin?
Hatırladığım en çarpıcı şey akranlarımın ‘Aaaaa’ sesleri. “Aa Gökçen yanlış söyledi, aa büyük yazdı, aa bilemedi, aa unuttu’’ gibi cümleler… Bu, şimdi bile “aaa” diye bir hayret sesi duyduğumda irkilmeme sebep oluyor. Yine neyi yanlış yaptım diye düşünüyorum? Öğretmenlerimde ise bazen keskin tepkiler oluyordu. Örneğin bir soruya hevesle parmak kaldırıp cevap vermiştim ve öğretmenim “dalga mı geçiyorsun?’’ diye tepki vermişti. Halbuki dalga geçmiyordum, sorunun cevabını veriyordum. Görsel ya da işitsel algı gerektiren şeyleri pek anlayamıyordum ama hep dikkatsiz olduğum düşünüldü, ben de ona inanmıştım. Neyse ki sağımı solumu karıştırmıyordum çünkü sol bacağım sağ bacağımdan kısa ve sağımı solumu böyle kodlamıştım.

Bu süreçte ailen nasıl destek oldu?
Ailem bana her zaman destek oldu. Koyduğum hedefler hep yüksekti, desteklediler ve hep yaklaşılması gerektiği gibi yaklaştılar. Ben farklılığımı fark ettiklerini düşünüyorum. Hep ‘ya yapamazsa’, ‘tamam istiyor ama olmayacak galiba’ gibi tedirginlik taşıdıklarını hissediyordum. Bu kaygılarını ben de taşıdım aslında ve bu güvensizliklerini düzelteceğim diye çabaladım. Olumlu yaklaşmalarına rağmen bendeki bu hissediş bu süreci soğuk savaş gibi atlatmamıza sebep oldu ve ailem bu süreci çok iyi idare etti. Kendilerine her zaman teşekkürlerimi sunuyorum.

Sana okumayı sevdiren şey ne oldu? Motivasyonunu nasıl bu kadar yüksek tutabildin?
Hep bir şeyler yapmalıydım, içimde bir potansiyel vardı ve onu ortaya çıkarmalıydım. Bu varoluş sebebi gibi bir şeydi. Şimdi düşündüğümde, kendimi hatırladığımdan beri psikolojiyle ilgili olduğumu söyleyebilirim. İnsanları gözlemlemek, tepkilerine bakmak gibi bir alışkanlığım var. Örneğin öğretmen ders anlatırken anlattığı konudan çok onu izlemek, davranışlarına bakmak; akranlarım oyun oynarken katılmak yerine onları izlemek ilgimi çekmiştir. Küçüklüğümden beri hastane ortamında sık bulunmaktan da kaynaklı olsa gerek insan duyguları, davranışları ve tepkileriyle hep ilgilendim ve dolayısıyla psikolojiye yöneldim. Böylelikle ilgimi çeken psikologların veya başka meslekten insanların röportajlarını, biyografilerini okudum. Onlar ne okuyorsa ben de onları okumaya çalıştım.

Geriye dönüp baktığında, anlaşılamama hali psikolojinde nasıl bir etki yarattı?
Bu süreç bende asosyallik ve komplekslilik hali yarattı. Umarım bunu hiçbir birey yaşamaz, ben şimdi bunu kırmaya çalışıyorum. Büyük ölçüde kırdım da… Geçtiğimiz yıllarda özel gereksinimli bir çocuğa gölge ablalık yaptım. O bireye karşı olan anlayışsızlığı, farklılığına saygı duyulmamasını, çocukların verdiği tepkileri, yaşadığı yalnızlığı kendimle çok özdeşleştirdim. Kendimi gözlemliyor gibi oldum. Toplum olarak bu konuda kendimizi geliştirmeliyiz ve farkındalığımız hep artmalı. Geriye dönüp sürece baktığımda, daha farklı olsaydı diyorum, daha erken tanı alsaydım, çalışmalarım tanıya göre olsaydı ilişkilerim daha sağlam olurdu, kaygılarım daha az olurdu diyorum. Doğru yaklaşımlar olsaydı şu anki yüksek lisans sürecimi daha doğru, daha komplekssiz, okul fobilerinin ve kırılışların olmadığı bir zaman dilimi olarak görebilirdim.

Bu yazıyı okuyan kişilere, disleksili bireylere ve disleksili çocuğa sahip ebeveynlere önerilerin neler?
Önce, disleksinin ne olduğunu toplum olarak anlamamız gerekiyor. Çünkü disleksi bilinenden de öte farklı psikodinamikleri olan bir bozukluk. Etiketlemekten uzak durmalıyız. Disleksili bireyler ise asla motivasyonlarını kaybetmesinler, bizler de her şeyi yapabiliriz, doğru eğitim ve yaklaşımlarla çok başarılı olabiliriz. ‘Disleksili olduğum için’in arkasına sığınmasınlar, içlerindeki asıl potansiyeli keşfetsinler. Her insanda farlılıklar olabilir. Ebeveynlere önerim ise çocuklarını kabul etmeleri ve onları anlamaları. Disleksili bireyler gerçekten harflerle mücadele ediyor ve kafaları karışabiliyor. Çocukları geriden gelebilir ama doğru bir eğitimle akranlarına yetişebilir. Ve mutlaka şüpheleri varsa hemen bir uzmana başvurup özel eğitime başlamalılar. Çocuklarına inanmaktan asla vazgeçmesinler.