Dikkat! Hayatı Hepten Değiştirecek Biri Var: Thomas

 

 

 

Prof. Dr. Hayriyem Zeynep Altan

[email protected]

 

 

Otizmli ya da değil, her çocuğun dünyası özeldir ve ona ulaşmak için denemeye değer. Yollardan biri de neden sevimli bir köpek olmasın?

Kalp Gözü’nün bu sayıdaki dosyası “Thomas’tan Sonra” adlı bir İngiliz filmine odaklanıyor. Sizlere tanıtacağım ve otizmli yaşamlara bir örnek olarak burada tartışacağım filmin, yazarlığını Lindsey Hill, yönetmenliğini ise Simon Shore yapmış. 2006 yapımı bu film gerçek bir hikâyeden uyarlanmış. Öncelikle filmin bende nasıl bir izlenim bıraktığını söylemek istiyorum. Otizm konulu, otizmli bir bireyin yolculuğuna ya da otizmli bir çocuğun annesinin/babasının bu uğurda verdiği mücadeleye tanıklık ettiğimiz bu filmlerin zihinde yan yana gelmesinden kaynaklanan özel bir algıdan da söz etmek istiyorum. Daha basit biçimde söylersem; farklı kültürlerden ve farklı odaklardan süzülerek karşımıza gelen bu filmlere her geçen gün bir yenisini eklediğimde şunu fark ettim: Otizmi anlamamıza ve hayatlarımızda bir düşünce olarak bile olsa, ona yer açmamıza yarayan ortak bir dili okuyabilmeye başlamışım. Otizmli bir çocuğun öfke krizlerini, yüzleri okumakta zorlanmasını, duygularını ifade edemediği için diğerlerine katılmak yerine kendini dünyanın geri kalanından izole etmesini, tekrara dayanan bir dil kullanmasını, göz teması kurmakta zorlanmasını, eşzamanlı yaşanan aşırı duyarlılıklar sonucu kendini kapatmasını, dokunulmaya karşı mesafeli olmasını ve daha nice davranışı; otizmi dışavuran yaşamsal bir çerçeve olarak kolaylıkla algılayabiliyorum artık. Böylece otizmle ilgili metinlerarası bir yolculuğun gösterdiği benzerlikler ve farklılıklar daha anlamlı hale geliyor. “Temple Grandin” filmini izlemek ve otizmle o metin sayesinde tanışmak bir milattı benim için. Şimdi ardından gelen her yeni öykü, ister istemez Temple’ı da içine alıyor. Okyanus Cenneti’ni de unutmak mümkün değil. Hep görmeye alışık olduğumuz fedakâr anne figürünün yerine annelik yapan bir babanın varlığına şahit olmuştuk. Sonra “Adam” filminde Asperger’li genç bir mühendisi âşık rolünde, toplumsal uyum göstermeye zorlanırken ama yine de kendisi olmaktan vazgeçmeden hayata tutunurken izlemiştik. Saydığım tüm bu öyküler “Thomas’tan Sonra” adlı filmi yorumlarken bana eşlik etmeyi sürdürdü. Film otizmle yaşamanın zorluklarını hiç süslemeden, olduğu haliyle sunmasıyla; bende sahici bir duygu bıraktı. Şimdi birlikte hikâyenin içine girelim:

Film yakın planda bir cadde görüntüsü ile başlıyor. Bir anne kendisini yerlere atmış olan küçük oğlunu tutmaya çalışıyor. Bu görüntüler ağır çekimle bize ulaşıyor. Görüntülere tuhaf bir ses eşlik ediyor. Geçen arabaların yolda bıraktığı boğuk ses kulaklarımızı dolduruyor. Ardından çocuğun çığlıkları bir ses filtresinden geçerek kulaklarımıza değiyor. Görüntülerin yakın plan olması ve ağır çekim tekniğiyle veriliyor olması filmin dramatik yapısını daha baştan seyirciye hissettiriyor. Yönetmen sesi ve görüntüyü özgün biçimde baskılayarak, travmatik bir kayba şahit oluyormuşuz havası yaratıyor. Bir kaza anında hayat nasıl donarsa, burada da ona benzer bir donma, bir yavaşlama var. Ve bu etkinin ortaya çıkışıyla birlikte müzik de yükseliyor. Artık caddenin seslerini gerçeğe uygun biçimde duyabiliyoruz. Hayatın hızı; dönen araba tekerlekleriyle annenin bedeninin yavaşlamış devinisi arasındaki tezatlıkta daha da belirgin hale geliyor. Bu görüntülere filmin başlangıç yazıları eşlik ediyor. Ardından “Bu gerçek bir hikâyedir” cümlesini okuyoruz. Yıl 1993. Kyle Graham, 6 yaşında otizmli bir çocuk olarak annesinin elinden tutarak yeni ayakkabısını almaya gidiyor. Elbette dükkâna girmeye direniyor. Pek çok anlatıda karşılaştığımız sosyal baskılara burada da naif biçimde gönderme yapılıyor. Ayakkabıcıdaki diğer müşteriler Kyle’ın çığlıklarından rahatsız oluyor. Annenin verdiği ciddi bir mücadele var. Sonra her şey yolundaymış gibi görünürken, Kyle yolun ortasına yatıyor ve trafik duruyor. Yeni bir ayakkabı almanın korkunç derecede zor olduğu bu anlar geride bırakılarak eve geliniyor. Anlatı içindeki önemli noktalardan biri, Nicola’nın yani annenin her yaptığı eylemi Kyle anlayabilsin ve yeni şeyleri öğrenebilsin diye sürekli dillendirmesi. Kapı şöyle açılır, yolda karşıya böyle geçilir gibi cümlelerle onu hayata hazırlamak istiyor. Kyle yağmurun hayatı zorlaştırdığını düşünmüş olmalı ki, eve girince duvardaki bir düğmeye basarak “yağmuru kapa” diyor. Yağmurun bir düğmeyle kapanacak bir şey olmadığını, yeni ayakkabı almaya gitmenin de kötü bir şey olmadığını öğrenmesine biraz zaman var. Oldukça dramatik sahnelerden biri de, Kyle’ın evde bir şeye öfkelenip bir kapıyı tekmelemesiyle annesinin içerde bir odada kilitli kalmasına neden olduğu anlara denk geliyor. Nicola, oğlu kapıyı açsın diye korkunç çığlıklar atıyor; kapıyı yumrukluyor. Bu anlarda Kyle’ın diğer odada gayet doğal biçimde kendisine meyve suyu aldığını ve sevdiği bir televizyon karakterini izlediğini görüyoruz. Anne ve oğul arasındaki bu aşılmaz kapı; farklı içsel dünyalara sahip bu iki insanın uzaklığına gönderme yapıyor. Daha doğrusu, otizmli kişinin kendine ait bir dünyası var. Bu dünyanın deşifre edilmedikçe ulaşılmaz olduğu dile getiriliyor. Sonra Kyle kapıyı açıyor ve anne oğluna sarılıyor. Kapının açılması anne-oğul arasındaki iletişimin geleceğine ilişkin bir umut sinyali olarak okunabilir.

Anlatının bir yerinde Kyle’ın tekrar ettiği bir cümle var: “Araba, ağaç, tren, sosis.” Bunlar onun sevdiği şeyler büyük ihtimalle. Özellikle trene karşı takıntılı bir sevgisi var. Bahçelerinde büyük annesiyle birlikte sallamaktan hoşlandığı bir ağacı var. Onu bu ağaçtan koparmak da çoğu zaman kolay olmuyor. Artık film bize otizmle yaşamaya gayret eden aileyi gösteriyor ve bireylerini tek tek tanıtıyor. Rob, Kyle’ın babası, bu çok gerilimli gündelik yaşamın verdiği yorgunluktan ilk şikâyet eden kişi oluyor. Aslında serzenişlerinde tümüyle de haksız değil. Tüm enerjisini oğluna veren karısını özlüyor ve yaşamdan zevk almayan kişiler haline geldiklerini karısına duyuruyor. Otizmli bir çocuğa sahip çoğu ailede yaşanan gerilimler bu anlatıda da kendine yer buluyor. Rob bu sıkıntılardan biraz uzaklaşabilmek için kendisine cüretkâr tekliflerde bulunan bekâr bir kadına kısa süreli bir yakınlık besliyor. Aralarında bir şeyler yaşandığı ima ediliyor. Daha sonra Rob bu ilişkiye noktayı koyup odağını ailesine kaydırıyor. Anlatı karı-koca arasındaki mesafeyi bu tür küçük ya da zaman zaman daha büyük olaylarla dışa vuruyor. Nicola’nın anne ve babası da bu ailenin üyeleri. Torunlarına duydukları sevgiyi en dolaysız biçimde gösteriyorlar. Büyükanne ve büyükbabanın bu ailenin ayakta kalması için verdikleri sessiz bir mücadele var. Sonra anlatı seyirciyi otizmli çocuğun geleceğini ilgilendiren önemli bir konuya çekiyor: Eğitim. “Bruce House” isimli bir okul gündeme geliyor. John Havers adındaki doktor; babanın, oğlunun değişimine dair sorularına şöyle yanıt veriyor: “Ben sihirbaz değilim.” Film doktora söylettirdiği bu cümleyle otizmin iyileştirilebilir bir hastalık olmadığını; bu mücadelede mucizelere de yer olmadığını vurgulamış oluyor. Anlatının bu savı, filmin ikinci bölümünü daha da güçlü kılıyor. İkinci bölüm derken, yavru bir köpeğin gelişiyle değişecek olan Kyle’ı ve hayatı kastediyorum. Söz konusu değişim zaten filmin adında saklı duruyor: “Thomas’tan Sonra”.

THOMAS’TAN SONRA

Bu köpekten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. İlk önce bir köpek alma fikrine karşı çıkan ve bu çıkışı şu sözlerle dile getiren bir baba figürü var karşımızda: “Kyle bir köpekle bir bisküvi kutusunu bile ayırt edemez!” Ancak sonunda bu yavru köpeğin eve gelmesine karar veriliyor ve bunun için kimi hazırlıklar yapılıyor. Burası gayet önemli çünkü anlatı bize otizmli bir çocuğun değişime hazırlıksız yakalanmaması gerektiğini açıkça söylüyor. Kyle öncelikle yavru köpekle tanıştırılıyor, onunla yalnız kalması sağlanıyor. Köpek en dolaysız biçimde onunla oynamaya başlıyor ve sonunda Kyle en sevdiği televizyon karakterinin adını tekrar ediyor orada. Ona bilinçli biçimde mi bir ad veriyor? Bunu tam olarak bilemiyoruz. Ancak en sevdiği isim artık canlı bir hayvana ait oluyor: Thomas. Daha sonra köpeğin eve 6 gece sonra geleceği Kyle’a sık sık tekrarlanıyor. Kyle hem dilsel hem de görsel olarak bir köpeğin varlığına karşı duyarlı hale getiriliyor. Önce ona oyuncak köpek hediye ediliyor. Ve nihayet Thomas eve geldiğinde hayatın değişimine tanık oluyoruz. Köpeğin çişini yere yapması, acıkması, oyun peşinde koşması, havlaması kısacası gösterdiği davranışların hepsi ve özellikle anne ve babanın bu davranışlara yanıtı Kyle’ın uygun, doğru, yanlış, kabul edilemez gibi kavramsal kategorileri öğrenmesine neden oluyor. Köpek çişini bahçeye yapmalıdır, doğru yaptığında çikolata ile ödüllendirilmelidir. Güzel sözlerle övülmeli, sevilmelidir. Çok geçmeden Kyle duygularını Thomas üzerinden ifade etmeye başlıyor. Okulda ilk kez bir resim yapıyor; köpeğine gülen bir yüz çiziyor. Anne ve babasına hitaben konuşuyor ve Thomas’la birlikte ilk “iyi geceler” selamını veriyor.

Bu değişimler çok heyecan vericidir ve aile yaşamı umutla beslenmeye başlar. Film soyut şeyleri öğrenmede, özellikle sevgiyi dışa vurmada zorluk yaşayan otizmli çocuğun gelişimini pek çok şey üzerinden anlatmakla birlikte, düğümün çözümünü anneyle ilişki üzerinden vurgular. Oğlu tarafından sevilmediğini düşünen Nicola uzun süredir annelik rolü içinde yalnızdır. Ancak kocasıyla arası düzelmeye başlar. Kyle’ın onlarla iletişim kurar hale gelmesi; karı-kocayı “ebeveynlik” rollerinden ilk kez doyum almaya götürür. Babanın Kyle’ın kavramları öğrenmesi için, sesini kalınlaştırarak Thomas’ın adına konuşması anlatıdaki en ilginç sahnelere kaynaklık eder. Kyle’ın hayatın içinde giderek eyleyen bir varlık oluşu bir tırmanışı akla getirir. Olumlu bir yükseliş, bir iradenin görünür bir hızda ortaya çıkışı söz konusudur. Tam bu noktada dramatik bir olay gerçekleşir: Büyükanne Pat aniden hastalanarak ölür. Bu sahnelerde Temple Grandin’in çok sevdiği öğretmeninin ölümüne verdiği tepkileri anımsadım. Burada da benzer kavramlar otizmli bireyin zihninde yer etmeye ve bir gerçeklik kazanmaya başlar. Sevgi, ölüm, cennet, acı bu kavramların en belirgin olanlarıdır. Tuhaf biçimde sevginin tezahürü, ölüm gerçekliğiyle birlikte gelir. Ölüm, sevilen kişiden ayrılıktır. Sevilen kişinin cennete gidişidir. Kyle, büyükannesinin cenazesinde Thomas’la birlikte yürürken şöyle der: “Thomas, büyükanneyi cennete götürüyor. Bir daha onu göremeyeceğiz.” Bu cümle, Kyle’ın hayatın gerçekliği içinde yer aldığının ve onu anlamlandırdığının bir kanıtıdır. Thomas’ın yaşamayı ve değerleri öğrenmesi artık bir ivme kazanmıştır. Hayat hem onun için hem de ailesi için daha yoğun ama yaşanılası hale gelir. Elbette sorunlar bitmez; yerine yenileri gelir. Bir gün Kyle, öfkelenerek çok sevdiği köpeğine oldukça sert bir tekme atar, Thomas acıyla kaçar. Bunun üzerine anne telefonda köpeği onlara veren Chris’le konuşuyormuş gibi yapar ve bu esnada Kyle’ın kendi davranışıyla yüzleşmesi sağlanır: “Kyle Thomas’a vurdu ve Thomas çok üzgün. Bence en iyisi Thomas’ı sana geri göndermeliyiz.” Baba yine Thomas’ın yerine konuşur: “Sen bana vurdun. Bana zarar verdin. Sırtım çok acıyor. Chris’e geri döneceğim.” Bunun üzerine Kyle, Thomas’tan özür diler ve ilk kez sevgi sözcükleri kullanır: “Lütfen beni bırakma. Seni seviyorum, Thomas!” Ve köpeğine koşarak sarılır. Tam bu noktada filmi kimi yönlerden eleştiren Susan Etlinger’den söz etmem uygun olur. “Aile Odası” adlı köşesinde “Thomas’tan Sonra adlı filmde otizm” başlığı altında şunları dile getirir:

“Film aradan geçen zamanı duyumsamamıza olanak vermiyor. Bu yüzden köpeğin gelişinden sonra Kyle’ın iletişim kurmaya başlamasının haftalar mı, aylar ya da yıllar mı aldığını bilemiyoruz. İlk resmini yapmasının ya da ailesiyle anlamlı bir etkileşim içine girmesinin ne kadar zaman aldığını anlamak mümkün değil. Filmin doğası kendini eylemlerin ve olayların iç içe geçişinde ele veriyor. Anladığım kadarıyla olaylar dramatik etki için fazlasıyla sıkıştırılmış. Yine de, yeterince adil.” (Etlinger, 2007)

Etlinger’in dramatik etkiyi arttırmak için olayların yoğunlaştırıldığını dile getiren eleştirisine kısmen katılıyorum. Ancak olayların ve durumların seçimi ve art arda sıralanışı tüm öykülerin yapısında vardır. Köpeğin gelişi, Kyle’ın değişimi, Pat’in ölümü, Thomas’ın hastalanıp hastanelik olması sonra yeniden iyileşmesi… Tüm bunlar sahneye arka arkaya çıkan oyuncuları anımsatıyor. Peki, bu durum öykünün gerçekliğini ve inandırıcılığını azaltır mı? Bence azaltmıyor. Zamanın geçişini ise yavru köpeğin yetişkin bir hale gelmesinden çıkarsayabiliyoruz. Ayrıca, anlatıdaki farklı zaman vurgusunun bir şeye hizmet etmek üzere bu biçimde kullanıldığını düşünüyorum. Otizmle yaşamak bu insanları acı ve haz durumlarının çok sık ve kolay değişebilir olduğu “genişlemiş bir gün algısı” nın içine hapsediyor. Bazen de tam tersine, olaylar, ayakkabı alınan günde olduğu gibi; bu kişilerin bir gelecek algısından muaf olmalarına neden olabiliyor. Ancak zamandaki bu daralıp genişleme; Kyle’ın iradesinin ortaya çıkışıyla ve gündelik hayatın içindeki sosyal ilişkilere katılmasıyla değişime giriyor. Zaman giderek otizmle yaşamanın getirdiği tutulmayı yarıp sıradanlaşıyor. Ve hayat herkes için olduğu gibi, geçmişin ve geleceğin salınımında hareket ederek bu aile için de yaşanılası bir yolculuk haline geliyor. Kyle’ın, ölümü ve sevgiyi hayatın içindeki gerçek fenomenler üzerinden sınayarak öğrenmesi ve bu esnada köpeğiyle özdeşleşmesi; bu filmi diğerlerinden ayıran bir olguya işaret ediyor. Köpek Thomas, Kyle’ın aile ve dil sistemi içindeki kendi yerini algılamasına hizmet ediyor. Duyu-davranış-dil arasındaki bağı köpeği sayesinde kuruyor. Bu bağlamda film, otizmle düşünsel bir bağ kuran bana, yeni yaşam biçimleri kurma olasılıklarını düşündürtüyor. Yani “Bir köpeğin gelişi bu kadar olumlu değişimlerin gerçekleşmesine neden olabilir mi gerçekten?” sorusu filmi aşarak odağım haline geliyor. Özel eğitim programları içinde, çocuklarla doğrudan dostluk kurabilecek hayvanlarla ilgili çalışmalar var mı? Böyle bir etki sınanmış mı? Bir köpeğin bir “gölge öğretmen” gibi, hatta belki önyargısızlığı ve doğallığı nedeniyle ondan daha başka biçimlerde otizmli bir çocuğa kılavuzluk etmesi olanaklı mı? Ve bizim ülkemizde bu olanakları sınamak ve hayata geçirmek için bir şeyler yapılıyor mu? Bu filmin başarısı bu soruları sordurtmasında yatıyor.

Öykünün sonuna gelirsek; anlatının son dramatik halkası Thomas’ın hastalanması olarak ortaya çıkar. Bu noktada köpeğin bu ailede yaratmış olduğu değişim çıplak biçimde gözler önüne serilir. Sizin için çok değerli olan bir varlığın hayati bir tehlikede olması; sizi onun varlığına daha önce olmadığı biçimde yakınlaştırır. Bu sahnelerde Nicola’nın ve Kyle’ın tepkileri ayrıca önem kazanır. Nicola Thomas’a minnetle bağlıdır. Çünkü bu köpek ona oğlunu bağışlamıştır. Kyle ise büyükannesinin kaybıyla öğrendiği sevgiyi bu kez de Thomas için hayata geçirmeyi deneyecektir. Thomas özenli bir bakımdan sonra iyileşir. Sabah güneşi Nicola ve Rob’un yatak odasına Thomas ve Kyle ile birlikte bir başka ışıkla düşer sanki. Oda sevgiyle dolar. Son sahnede hepsini bir bahçede koştururken görürüz. Bu, bir tür labirent biçiminde tasarlanmış, yüksek ağaçların birleşerek duvar gibi yükseldiği tipik bir İngiliz bahçesidir. Burada bir kaybolma ve yeniden bulunma ritüeli yaşanır. Freud’un söylediği gibi; kaybettiğiniz şey sizi daima ilk kaybettiğiniz nesneye götürür: Anneye. Kyle, annesine seslenerek Thomas’ın iyi olduğunu ve anneyi sevdiğini söyler. Ve ekler: “Kyle da annesini seviyor.” Nicola şaşkınlıkla sorar: “Ne dedin?” Ve yanıt aynıdır. Müzik yükselir, anne oğluna sarılır. Ardından mutluluk gözyaşları içinde Nicola ve Rob birbirlerine sarılırlar. Kyle, köpeğiyle önden gider. Film biter. Filmin sonunda “Kyle şimdi 17 yaşında, GCSE sınavını geçti ve üniversiteli oldu, çocuk bakımı bölümü okuyor” cümlesini okuruz. Ve bir şey daha öğreniriz: Bu filmden kısa bir süre sonra, Thomas gerçekten hastalanır ve 2006 yılında acı çekmesini önlemek için uyutulur. Otizmli ya da değil, her çocuğun dünyası özeldir ve ona ulaşmak için denemeye değer. Yollardan biri de neden sevimli bir köpek olmasın! Ve travmalarımızı neden tek başına göğüslemek zorundayız? Judith Herman bakın şöyle diyor:

“Travmatik deneyimin başkalarıyla paylaşılması, anlamlı bir dünya duygusunun onarılması için bir önkoşuldur.” (Herman: 2017, 86) Yaşanılası bir hayat için çalışalım ve iyisini umalım. Hayatı değiştirebilecek iyi bir şey mutlaka gelir.

Kaynakça

  1. Susan. (2007)., “Autism on Film: After Thomas”, The Family Room, (http://susanetlinger.typepad.com/the_family_room/2007/05/several_weeks_a.html)
  2. Judith. (2017)., “Travma ve İyileşme”, Çev. Tamer Tosun, İstanbul, Literatür Yayınları.