“Asla Pes Etme” sloganıyla hem sosyal medyada hem seminerlerde insanlara ilham veren Serhat Erönal ile geçirdiği kazayla değişen hayatını konuştuk.

Hikâyenizi sizden dinleyebilir miyiz?

15 yaşındayım. İzmir Çandarlı’da babannem ve büyükbabamın yanına tatile gitmiştim. Hep bildiğim bir yerde, hep atladığım yerden, bottan denize atlıyorum. Sığ suya bilerek balıklama dalıyorum. Ama atlayıp botu ayağımla itince o sırada teknenin ipi geldi. İpe takılmamak için yön değiştirince maalesef kuma sert bir giriş oldu. Boynumdaki C5-C6 kemiğim kırılmış. Kafamı yere vurduktan sonra yavaşça yukarı doğru çıktım. Kollarım çok az hareket ediyordu. Bottaki arkadaşım şaka yapıyorum sanıyor. Sonra ben mücadele ediyorum, yüzemiyorum. Botun ipini görüyorum. Tutmak istiyorum, elimde de kolumda da bir hareket yok. Tutamıyorum. “Bari çıkayım da ‘İmdat!’ diyeyim, birileri beni kurtarsın” diye düşünüyorum. Gözlerime kadar suyun üstüne çıkabiliyorum ve arkadaşımı görüyorum. “Şaka mı gerçek mi” diye bana bakıyor derken “Serhat buraya kadarmış” dedim ve bende her şey karardı. Sonra beni buluyorlar, denizden çıkartıyorlar derken birisi geliyor, omzunda dışarı çıkartıyor. Boynum kırılmış. Sonra beni İsveç’ten gelen bir kadın görüyor, ne şanslıyım ki bu kadın 20’li yaşlarında yeni mezun bir hemşire. Üstelik uzmanlık alanı suni solunum! Ve suni solunuma başlıyor. İsveç’ten İzmir Çandarlı’ya arkadaşlarının yanına gelmiş bir günübirlik tatilci. Ardından şansım devam ediyor ve arkadaşımın ziyaretine gelen ve beyin cerrahı olan bir akrabası beni görüyor ve boynumun kırıldığını anlıyor. Havlulardan sedye yapıyor. Hastaneye gidiyoruz. Onun üstünde bana suni solunum yaparken beyin cerrahi hemşireye dönerek “Hastayı kaybettik” diyor. Hemşire bırakmıyor. Onun vazgeçmemesi beni hayata bağlıyor.

 

Çok etkileyici bir hikâye… Peki anne babanız haberi alınca ne yapıyor?

Annem babam paramparça tabii ki. Onlara da “Serhat ufak bir kaza geçirdi gel” diyorlar. Onlar da hastaneye geliyor. “Kime geldiniz?” “Serhat’a geldik”. Oradan bir hemşire çıkıyor diyor ki “Şu boynu kırılan çocuk. Felç oldu o bir daha da yürüyemeyecek.” Annem babam o anda yıkılıyor tabii ki. Ben geliyorum kafamda traksiyon cihazı, vücudumu sarmışlar. Derken orada sürecimiz başlıyor. Onlar tabii “Keşke tatile göndermeseydik” diye kendilerini suçluyor. Ama öyle değil. Birinin bir suçlu araması lazım ya. O an birini suçlamak lazım. Ben hayata hızlı bir biçimde küsünce annem devreye girdi. Bir gün beni hastanenin bahçesine indirdiler. Ben durmak istemiyorum. Beni odaya çıkartın diyorum. Annem geliyor ve bana bas bas bağırarak “Banane ben mi sana atla dedim? Burada duracaksın, kendin ettin kendin başaracaksın” diyor ve ben susup kendime geliyorum… Ailem bu süreçte bana çok büyük katkı ve destekte bulundu, hayata sarılmamı sağladı ama öte yandan maalesef kendileri çok yıprandı…

 

Sonra fizik tedavi için Almanya’ya gitmişsiniz…

Kazadan 6-7 ay sonra gittim. O zaman iki evimiz vardı. İkisi de fizik tedavi rehabilitasyonun finansmanını sağladı. Fiziki olarak olmasa da psikoloijk olarak bunu yurtdışında yaşamış oldum. Yani fiziki artısından çok… Çünkü fizik tedavi ve rehabilitasyon birbirinden başka şeyler… Burada birlikte geçiyor oysa fizik tedavi güçlenmenizi, vücudunuzu daha iyi kontrol edebilmenizi sağlar ama neyi nasıl yapacağınızı öğretmez. Gelir bazı hareketler yaptırır fizyoterapistler, peki sen gittin ben ayakkabımı, pantolonumu giyeceğim? Tuvalete nasıl gireceğim? Nasıl bardak tutacağım? Bunların hiçbir tanesini kimse öğretmiyor. Neden? Çünkü öğretirlerse bağımsız olursunuz. Böyle bir sistem var burada. Ülkemdeyken dışarı kendi başıma çıkamıyordum, yemeği annem ya da babam yediriyordu. Yemek yemeye dışarı çıkıyorduk mesela. Ya annem ya babam önden gidip “Biz biraz sonra Serhat ile geleceğiz, tekerlekli sandalyede görünce şaşırmayın. Her şeye normalmiş gibi devam edin” diyorlarmış. Benim haberim yok tabii. Bu destekle gidince daha az yaralanıyorsun ama 15 yaşında bir delikanlıya başka birinin yemek yedirmesi çok kolay bir şey değil.  Daha sonra Almanya’ya gittik. Oraya gitmeden önce “ben engelliyim” diyordum. Döndükten sonra dedim ki ne kadar çok engelli varmış etrafımda. Onun zihniyetteki engel olduğunu döndüğümde anladım. Orada o farkı yaşadım. Çünkü kimse sana orada özel davranmıyor. Sen sıradan bir vatandaşsın. Sadece saygı duyuyorlar o kadar. Bunu tecrübe ettikten sonra çok şey değişti hayatımda. Ondan sonrasında ben artık yeni bedenimle yeni hayatımda neler yapabileceğimi kurcalamaya başladım.

 

Konuşmamızın arasında “Kök hücreyi de denedim ikinci ölümüm oldu” dediniz. O süreçten biraz bahseder misiniz?

Kazanın üstünden 10 sene geçmişti. Bu 10 sene boyunca fizik tedavi gördüm. Geldiğim nokta; walker ile yürüme, kalçadan 25-30 adım atma, 200 tane mekik, 70-80 şınav… Makine gibi bir şeydim. Fakat 10 sene boyunca emek harcıyorsun, hala tekerlekli sandalyedesin. “Ne kaybederim ki, deneyelim” diyorsun. Sonra kök hücre tedavisi ameliyatından çıktım ve o 10 senem yok. Bütün kazandıklarımı kaybettim. İkinci kez felç oldum. Her şeyim gitti. O zaman dedim ki; “Demek ki hayatta her zaman kaybedecek bir şeyin var”. Ondan sonra da sloganım oldu: “Hayatta olduğun için yaşamaktansa hayatı yaşa”. Ameliyatın bana öğrettiği şey “Var olanla yetinmek demeyelim de bir üstünü ararken eldekini kaybetmemek ve her zaman kaybedecek bir şeyin olduğunu bilmek” oldu. Sonra fizik tedavilere tekrar başladım. Üstünden 12 sene geçti hala ameliyattan bir gün önceki gücümde değilim maalesef. Ama asla pes etmiyorum ve etmeyeceğim, daha önce felci yenmek için 10 sene uğraştım ve başardım. Şimdi ise 30 yıl bile geçse fark etmez, tekrar yapabileceğime inanıyorum ve çalışmaya devam ediyorum.

 

Kendinizi “motivasyon konuşmacısı” olarak tanımlıyorsunuz. Buna nasıl karar verdiniz?

Bunun hikâyesini de şöyle anlatayım: Kazadan sonra beni kısa bir süreliğine evde bırakıp bir yere gidiyorlar. Ben de o zaman yeni tekerlekli sandalyeye transfer olmaya başlamışım. Hafiften özgürlüğüme ulaşmış hissediyorum. Bir şeyler yemek istedim. Mutfağa gittim. Ekmeğin buzdolabının üstünde olduğunu gördüm. İki seçeneğim vardı: Ya onu alacaktım ya da yemeyecektim. Yemesem ölmezdim ama almazsam bence kesin ölürdüm. O yüzden onu almak zorundaydım. Buzdolabına yaklaştım. Açtım buzdolabını güç bela yan tarafa oturdum. Bir sağdan bir soldan defalarca vurdum ve en sonunda poşeti aldım. Ekmeğe ulaştım. Ve dedim ki: “Bir şeyi istediğinde yapıyorsun, sadece zaman alıyor. Benim yeni bir bedenim var ve bunu bulmam lazım.” Bir bebek düşünün ayakları var ama nasıl dengede duracağını bilmiyor, bunu öğreniyor. Nasıl öğreniyor? Biz öğrettiklerimizle öğreniyor. Avuç içinde tuttuğu zaman “Hayır kalem böyle tutulur” diyoruz. O onun şekli oluyor. Şimdi ben ellerimi kullanamıyor olabilirim. Ama ben sadece sizin gibi kalem tutamıyorum. Benim kalemim bu. Bunlar imza kalemi diye geçiyor. Ben bu kalemi kullanırken hiçbir şekilde basmaya gerek kalmadan en ufak bir dokunmayla yazabiliyorum. Bunu kullanarak çözüm üretiyorum. Ve ben bunu çok geç öğrendim. Bir şeyin çözümünün aslında var olduğunu ama kutumdan çıkmam gerektiğini, görmem gerektiğini çok geç öğrendim. Bu da bana bunu anlatıp, motivasyon tarafında birilerine “Evet yapamadığınla değil, yapabileceğinle ilgilen” kısmını aktarmam gerektiğini düşündürdü. İnsanlara bunu ulaştırma kısmı da bir sene öncesiydi.

Serhat Erönal - Asla Pes Etme

O harekete geçme isteğini uyandıran şey neydi peki?

Bir yıl önce eşim Yeşim ile tatildeyiz. O zaman da işlerimin sakin olduğu bir tarih. Ki benim cep telefonum hiç susmaz. Sigortacıyız ya! Dedim ki “Yeşim… Herkes hayatımı yazsam roman olur der ya, sence ben hayatımı anlatsam ilham olmaz mı?” dedim. “Niye olmasın?” dedi ve öyle başladı. YouTube’da birkaç video çekmeye başladım. Ondan sonra da baktım ki farklı hayatlara dokunuyorum. Videolarımda ben pes etmediğimi söylüyordum. O bana takipçilerimin çıkartıp söylediği “Sen asla pes etmeyen adamsın” Bugün YouTube’da Serhat Erönal yazdığın zaman sonunu “Asla Pes Etme” diye tamamlıyor. Oraya geldi. Birileri seçti bu senin olmalı dedi. Ondan sonra da ben bunu anlatırken videolar çekerken davetler almaya başladım. Ardından konuşmacılık, motivasyon… Ben özellikle motivasyon vermeye gitmiyorum. Sadece ilham veren bir hayat hikâyem var ve ben onu anlatıyorum, başarılarımı paylaşıyorum ve insanların içlerindeki gücü keşfetmelerine yardımcı oluyorum. Çünkü ben iki kez felç oldum. Biri 1996 diğeri 2006 birinde ölüp dirildim. Hatta öbür tarafa gidip, gelmişliğim bile olduğu için; “ben yaptım siz de yapabilirsiniz” diyorum.

 

Ölmek nasıl bir deneyimdi?

Karanlığın içerisinde sessizlikte derine doğru gittiğinizi düşünün. O sırada “Serhat, Serhat!” diye sesleri daha yüksek bir şekilde duymaya başladım. Gözümü açtım. Her tarafta insan var. “Sakın uyuma” dediler. Oradan başlıyor asıl benim hikâyem. Asla pes etmemem de oradan başlıyor aslında.

 

Sosyal medya maceranız nasıl başladı?

Geçen sene 4 Kasım’da ilk videomu yükledim. Aralık’ta da Engelsiz Yaşam Fuarı’na katıldım. Oraya gittim, iki telefon bir tane tekerlekli sandalye çekilişi yaptım, çünkü bu sayede insanların ilgisini çekmeye ve kendimi anlatmaya çalışıyordum. Youtube kanalıma abone olmalarını istedim ve sadece 600 abone elde ettim. Şimdi ise aradan geçen bir yılın sonunda yarattığım farkındalık neticesinde Instagram ve YouTube sayfalarımda 25 bin kişiden oluşan bir takipçi kitlem var. Engelsiz Bilişim Platformu tarafından düzenlenen uluslararası bir kongrede “En İyi YouTuber Ödülü’nü aldıktan sonra bu defa Engelsiz Yaşam Fuarı’ndan bir davet aldım.  Şimdi ise takipçilerim buluşma için oraya gitmemi bekliyorlar.

Sosyal medyada insanların bütün mesajlarına cevap vermeye çalışıyorum. Bu çok önemli bir şey. Instagram’da çok aktif bir şekilde yanıt veriyorum. Bir de o kadar güzel şeyler oluyor ki. Biri diyor ki “sayenizde eşim 8 yıl sonra elimi tuttu, ya da bir diğerinde bir çatal ucunda meyve… Altında 5 sene sonra ilk kez kendi yemeğini yedi” yazıyoruz. “Abi hayattan vazgeçmiş pes etmişken seni buldum. Hayatımı değiştirdin. Sayende hayata tutundum, iyi ki varsın” diyor. Bana istediğin kadar parayı ver, bunun hazzı başka bir şey.

Türkiye’de benim yaptığımı yapan ikinci bir kişi yok. Girin, inceleyin, instagramda günlük hayatımı paylaşıyorum. Çok nadirdir benim sıkıntılarımı anlattığım. Ben yardım beklemiyorum, hayatımı paylaşıyorum. İnsanlar bundan ciddi güç alıyorlar. Bu da bana güç veriyor.

Serhat Erönal - Asla Pes Etme

 “Asla Pes Etme” hareketi nasıl buralara kadar geldi?

Ben zaten ilk günden beri videolarımda takipçilerime “Asla Pes Etmeyin” diyordum fakat bir gün bir mail adım. KATÜ PDR öğrencileri bana demiş ki mailde: “Abi biz senin gibi asla pes etmeyen nesiller yetiştirmek istiyoruz. Bize bir videoyla seslenir misin?”. Ben nasihati hiçbir zaman sevmem. Babam da bana nasihat etmedi. O bana olabilecekleri söyledi. Ben içerisinden kendim için faydalı olabilecekleri seçtim. Ben bunu farklı bir şekilde dile getirmeliyim diye düşünerek onlara okul hayatımı anlattım.  (Youtube’ta Asla Pes Etme-2. Bölümde izleyebilirsiniz). Sonra bana onlar da bir teşekkür videosu attılar. Onların attığı bu videoyla “Asla Pes Etme”, benim hayatımın anlamı oldu.

 

Son soru: Suyla barışabildiniz mi?

Almanya’da “fizik tedavi”de karşıma çıkan ilk şu oldu: su terapisi! Ben zaten kabûslar görüyorum, denize balıklama atlıyorum, gidiyorum gidiyorum bir türlü yere çarpamıyorum. Terapiye girerken yüzüme su sıçradı. Açıkçası suda boğulup ölen birisi olarak o an ölüm korkusunu ve ölümü tekrar yaşadım. Anneme küfrettim! Anneye küfür etmek ne demektir yani. Korkumu ve o an hissettiklerimi anlatınca tabii bir de özür dileyince annem affetti beni. Sonra dedim ki bu böyle olmayacak. Bunun bir çaresi olmalı… Üstüne gittim. Pes etmeden denedim, denedim, denedim ve en sonunda o korkuyu da yendim. Şimdi en çok sevdiğim şeylerden biri de yüzmek…