Benim Adım Khan: Bir Amerikan Rüyası

,

“Benim Adım Khan” yönetmenliğini Karan Johar’ın yaptığı bir Hint filmi. Johar, aynı zamanda bu filmin hem yapımcısı, hem de senaristlerinden biri. Film 2009 yılında yapılıyor, 2010 yılında seyircisiyle buluşuyor.

Filmin her toplumda yaptığı etki elbette farklılıklar içeriyor. Kimi eleştirilerde Hollywood için yapılmış bir Bollywood filmi olarak değerlendiriliyor. “Box Office India” verileri incelendiğinde; Benim Adım Khan’ın “Bollywood’un Kralı” olarak nitelendirilen Yönetmen Johar’ın diğer filmleriyle kıyaslandığında, Hint halkı tarafından yeterince ilgi görmediği anlaşılıyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri, filmin halkın alışık olduğu müzikli aşk filmlerinden oldukça farklı bir misyona sahip olması. Bu misyonu film anlatısının hemen hemen tüm politik, sosyal ve dini göndermelerinde bulmak olanaklı. Film, kahramanın hedefine doğru yol aldığı; erkek protagonistin başarı modelini izleyen bir masal yapısında olmasına karşın, doğru okunması kolay olmayan çok fazla ideolojik dokunuşa sahip. Bunların başında, 11 Eylül 2001 sabahı Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı düzenlenen bir terör saldırısı olarak tanımlanan “11 Eylül Olayları” geliyor. Etkileri küresel olan bu olaydan sonra, Müslümanların terörist olarak algılanmasının ve ırkçılık yapılmasının doğrudan kahramanın yaşamını etkilediği bu öyküde; Rizvan Khan adlı Aspergerli erkek çocuğunun büyümesine ve bir kimlik edinmesine tanık oluyoruz. Anlatı, masallardaki çizgisel zaman anlayışı yerine kesintili, geri dönüşleri bol bir film zamanı sunuyor izleyiciye.

Film, Khan’ın bilgisayarda yazan görüntüsüyle açılıyor. Yıl 2007 ve yer San Francisco. Parmağındaki evlilik yüzüğü dikkat çeken kahramanımız yetişkin bir erkek. Bilgisayardaki görüntüden “Başkan Bush’un Seyahat Rehberi” bilgisini algılıyoruz. Ardından San Francisco Havaalanı görüntüsü kaplıyor ekranı. Ve filmin adı bu görüntünün üzerine geliyor: “Benim Adım Khan”. Bu ilk sekanslar, bizi bir yol hikayesinin beklediğini bize duyuruyor. Rizvan’ın koca bir sırt çantası var. Anlatı, güvenlik kontrolünden geçen insanların yakın çekim görüntülerine odaklanıyor: Çıkartılan ayakkabılar, kemerler, cep telefonları. Bu imgeler de filmin bütünü düşünüldüğünde, sıradan yolculuk görüntüleri olmaktan çıkıyor. Anlatının merkezindeki kimlik sorununa; dahası sorun haline getirilen ve ötekileştirilen üçüncü dünya insanına ve en nihayetinde küresel güvenlik krizine gönderme  yapıyor. Rizvan elindeki siyah taşları çevirerek dua okuyan sessiz dudaklarıyla bu dünya düzenine pek uymuyor. Çok geçmeden varlığı bir güvenlik krizinin nesnesi oluveriyor: Çantası boşaltılıyor, bir nesneymiş gibi bedeninin her köşesi didik didik aranıyor. Khan’ın ötekiliği çocukluktan başlamasına rağmen, biz seyirci olarak ilk ötekileştirilmeyi bu sahnede görüyoruz. Güvenlik koridorundan geçmesini engelleyecek hiç bir gerekçe yok aslında. Tavırları, rengi ve dili; Batı’nın önyargılarını besleyen öğeler oluyor. Bu bağlamda onun boynundaki kartta “Bu Kartı Taşıyan Kişide Asperger Vardır,” iletisi de sisteme bir şey ifade etmiyor(6.00). Böylece Khan uçağını kaçırıyor. Üstelik başka bir 366 doları yok, yeni bilet almak için. Güvenlik açısından bir sorun teşkil etmediği anlaşılıyor sonunda. Güvenlik görevlilerinin neden yolculuk yapıyorsun, sorusuna yanıtı şöyle: “Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’yla görüşeceğim, ona ‘Benim adım Khan ve ben bir terörist değilim,’ diyeceğim”. Memurlar onunla dalga geçerler. “Göçmen kimliği” kavramının altı çizilir burada. Ardından “Allah” sözcüğüyle Müslümanlığa vurgu yapılır. Seyirci olarak Rizvan’ın bir kadına mektup yazdığını ve aslında tüm hikayenin onun kaleminden ve sesinden anlatıldığını kavrarız çok geçmeden. San Francisco ile başlayıp farklı şehirlere ve zamanlara, çocukluğuna, ilk aşkına, evliliğine ve terörist olarak ilan edilmesine ve son olarak bir kahraman olarak yeni ABD başkanı Obama tarafından onurlandırılmasına dek varan uzun bir yolculuktur, bu. Rizvan çocukluğuna döndüğünde, onun köklerine göz atarız. Özellikle kimliğinin ilk mimarı olan annesini tanırız. Razia Khan bir terzidir. Oğlundaki farklılığı erkenden keşfetmiştir. Doktorun onun hastalığına ilişkin açıklamalarını öğrenmek istememiştir. Rizvan’ın kendi sözleriyle aktarırsak; “Beni tanımak için bir yol bulmuştu, tıpkı senin gibi,”. Burada hitap edilen kadın, ileriki sekanslarda karşımıza çıkacak olan Mandira’dır. Rizvan’ın kimlik yolculuğu aslında annesinden başlayıp Mandira’yla kurduğu evliliğin sürdürülmesine dek uzanır. Burada önemli bir nokta da şudur: Khan bir Müslüman’dır, oysa eşi Mandira bir Hindu’dur. Onların birleşmesi farklılıkların toplumsal kabulüyle doğrudan  ilişkilidir. Bu birleşme 1983’te yaşanan Hindu-Müslüman çatışmasına da bir yanıt gibidir. Yönetmen etnik ve dini kimlik sorunlarına yaklaşımını duyurmak için; Khan’ın kişisel büyüme yolculuğu ile Amerika’nın merkezde olduğu küresel krizleri ve Hindistan’ın yakın tarihindeki dinsel krizleri bir çevreleyen-çevrelenen öykü dinamiğine yerleştirmiştir. Bu durum, alışık olduğumuz otizm öykülerini merkeze alırsak, bir yol ayrımına işaret eder. Tıpkı bir önceki incelemede size anlatmış olduğum “Beyaz Kurbağa” filmindeki gibi, bu metin de otizmi bir ötekileştirme silsilesinin içine yerleştirir. Her iki filmin ortak yönü, göçmen kimliği üzerinden ötekileştirme kavramına yapılan vurgudur. “Benim Adım Khan” bu noktada işin içine dinden kaynaklanan ötekileştirmeyi de katarak çok katmanlı bir eleştiriyi bünyesinde toplamış görünür. Bu ideolojik yoğunluk ve filmin 160 dakika olması; anlatının anlaşılırlığını epey zora sokar. “Metnin niyeti nedir?” Filmi bu sorunun şemsiyesi altında, bir kaç kez izlemek uygundur.

Khan’ın “Annemin dersi hiçbir okulda öğretilmez,” diyerek aktardığı anekdotu biraz açalım burada. Anne ile çocuk Khan arasındaki diyalog şöyledir: Hindu ile Müslüman arasında ne fark var? (Anne)/ İkisi de aynı görünüyor (Çocuk)/Dünyada sadece iki tür insan vardır: İyi şeyler yapan iyi insanlar ve kötülük yapan kötü insanlar. İnsanlar arasındaki tek fark budur/Anlatının başında bize sunulan bu öğreti, iyinin ve kötünün birbirinden bıçakla kesilebilir ve ayrıştırılabilir bir şeyler olduğu yanılsamasını besler. Annenin insana dair yaptığı bu sınıflandırma; din, dil, ırk, cinsiyet gibi kimliği oluşturan unsurların bahane edilerek kişinin ötekileştirilmesine engel koyan olumlu bir anlayış gibi görünebilir. Ayrımcılık işte daha baştan dışlanıyor, diyebiliriz. Ancak burada anne, şeytan/melek ikili karşıtlığını devreye sokar. Oysa sözü edilmesi gereken kavram “değer”dir. Felsefeci Ioanna Kuçuradi’nin şu sözlerini anımsamakta yarar var: “Birey, çocukluğundan itibaren etik değer bilgisi ile eğitilebilir ve yaşamında bu değerleri kullanmaya alıştırılabilir… Normlara göre hareket etmenin ötesinde değerler bilinci ile hareket edebilecek bir eğitim verilmelidir,”. (Haber, 2017)

Ayrıca film, “Wadia Usta” karakteriyle bilimi yüceltir. Gözlüklü, beyaz saçlı Dr. Wadia her ne kadar toplum tarafından anlaşılmayan bir kişilik olarak gösterilse de yalnızlığıyla; Rizvan’ın özel eğitim ihtiyacını karşılayan bilge kişi konumundadır. Bir erkek çocuğunun büyüme sürecindeki önemli eril duraktır, usta. Kimliğin eyleyen, yapan eril kısmının yansımasıdır, aynı zamanda. Rizvan’ın toplumsal çevresi tarafından ilk kabulü de ustasından aldığı eğitim sayesinde gerçekleşir: Bir gün bir su taşkını yüzünden Usta’nın evinin önündeki avlu geçilmez olur. Rizvan bir bisikletten bozma mekanizmayla, pedal çevirerek suyu dışarıya pompalamayı başarır. Bu olay hem ustasını onurlandırır, hem de Rizvan’ın zekasının övgüyle onaylanmasını sağlar. Çok geçmeden, onun tamir yeteneği fark edilir ve önünde çevreden kadınların oluşturduğu uzun kuyruklar oluşur. Bu süreç, Rizvan’ın kimliklenme yolculuğunun bir parçasıdır. Burada, küçük erkek kardeş Zakir’e küçük bir parantez açalım: “Ailede özel eğitim ya da ilgi gerektiren bir çocuğun varlığı diğer çocukların göz ardı edilmesine neden olabilmektedir. Çocuğun engelli kardeşini kabullenmesi ve kardeşiyle yaşamayı öğrenmesinde; anne babanın kabul edici tutumu, aile yapısı, doğum sırası, kardeşlerin cinsiyetleri, kişilik özellikleri, engelli kardeşin engelinin türü ve derecesi etkilidir… Filmde dikkat çekilen konulardan birisi de, Khan’ın Asperger Sendromlu olmasının sonucunda kardeşi Zakir’in annesi tarafından ihmal edilmesi, hatta Zakir’in yaşından daha olgun davranmasının beklenmesidir.” (Türkmen, Kalpaklı, Sevinç, 2015: 388)

Bu saptama doğrudur: Otizmi konu alan pek çok filmde, sağlıklı kabul edilen kardeşin otizmli bireyin sorumluluğu altında ezildiğine, bazen de anneden almayı arzuladığı sevgi için ikincil bir konuma razı geldiğine tanıklık ederiz. Bu durum, hiç istenmese de, sorunsuz olarak benimsenen kardeşin aile içindeki yerinden mutsuz olmasına ve aileden kopuk bir varoluşu seçmesine dek varabilir. Nitekim Zakir’in, Khan’ı olduğu kişi olarak benimsemesi ve onun seçimlerine saygı göstermesi uzun yıllar alacaktır. Anne ölünce, Khan’ın annesine, kendisine ve daha sonra da sevdiği kadın olan Mandira’ya verdiği sözler neredeyse mutlak hale gelir. Sözüne sadıklık, koşulsuzca dürüstlük; otizmli bireylerde sıkça karşılaştığımız ortak özelliklerdir. Khan’ın olağanüstü yolculuğunun ve sonunda elde ettiği kimliğin (?) başarısında bu özelliklerin payı vardır. Zaten “ABD Başkanı’yla görüşmek” hedefinin altında yatan itici güç, Eş Mandira’ya verilen sözdür. Kardeş Zakir’in Amerika’dayken, çalıştığı şirketin Mehnaz Güzellik ürünlerini satmakla görevlendirdiği Khan, bir kuaförde çalışan Mandira ile tanıştığında hayatının tüm anlamı değişir. Hindistan’da başlayıp Amerika’da süren bu yolculuk, Khan’ı aşkla tanıştırır. Anlatının Mandira ve Khan’ın tanışmasına, birlikte olmasına ayrılan bölümü özellikle otizmin zorluklarını açığa vurur. Bir kadınla göz teması kurmadan iletişim kurmak, kendi niyetlerini karşı tarafa anlatabilmek, Mandira’nın ilk evliliğinden olan oğlu Sam ile bağ kurmak, insanların güvenini kazanmak, gündelik kent yaşamının gürültüsüyle başa çıkmak ve en önemlisi duygularını doğru ifade etmenin yollarını bulmak. Bunlar, Khan’ın aşk sayesinde altından kalkmayı öğrendiği sosyal becerilere denk gelir. Ayrıca öyküdeki “Hasina” karakteri de üniversitede psikoloji dersi veren akademisyen kimliğiyle önemlidir. Zakir’in eşidir ve Khan’ın topluma uyumunda bir yardımcı rolündedir. Khan’ı otizm derneğine götürür, ondaki “yeni yerler ve yeni yüzlerle karşılaşma korkusu”nu dikkate alır. Khan’ın bu korkusuna bulduğu çözüm gayet başarılıdır: Khan yeni ortamlara elinde bir kamerayla girecektir. Böylece etrafında akan hızlı yaşamı kamera merceğinden bakarak denetlemesi kolaylaşır. Bu nedenle Khan’ı çoğunlukla bir kameradan hayata bakarken görürüz. Hayatı krizlerle geçmektedir. Ancak onu kimliğiyle buluşturacak olan esas kriz, evlendikten sonra ortaya çıkar. 11 Eylül olaylarının patlak vermesinden sonra bir gün, Oğul Sam’in okulun futbol sahasında dövülerek öldürülmesi ve bu cinayetin Müslüman kimlik hedef alınarak gerçekleştirilmiş olması; sonun başlangıcıdır. Hayatındaki en kıymetli varlığı yitiren Mandira, evlat acısıyla başkalaşır ve Khan’ı hayatından kovar. Khan’ın “Ne zaman dönebilirim?” sorusuna şöyle yanıt verir: “ABD Başkanıyla görüşüp ‘Benim Adım Khan ve ben bir terörist değilim,’ diyeceksin”. Bunlar, Mandira’nın acıyla ve öfkeyle söylediği sözlerdir. Ancak Khan bu cümleyi ailesine dönebilmesinin tek şartı olarak kabul eder ve böylece hikaye başlar. Khan’ın bunu gerçekleştirmesi hayatına eş bir önem teşkil eder. Bu arada Müslüman düşmanlığı olarak tanımlanabilecek bir çok olayı gözler önüne serer, film. Hasina’nın çalıştığı üniversitede saldırıya uğraması bunlardan biridir. Bu olaylar, Zahir’in; Khan’ı evine davet etmesine yol açar. Yıllar sonra iki kardeş evin önünde barışırlar. Khan, ağlayan kardeşine annesi gibi sarılır. Annesinin sözleriyle sever onu. Khan yine yollardadır. Başkanın ziyaretlerinden birinde onunla konuşmayı ummaktadır. Mexico Santa Fe’ye gider. Ancak başkanla görüşmesi mümkün olmaz. Sonra otobüs beklerken, Molly Kasırgası’nın Georgia’daki bir kasabayı vurduğunu öğrenir. “Jenny Anne” dediği bir dostu vardır o kasabada. Oraya vardığında sular altında kalmış bir kasabanın harabesiyle karşılaşır. Tüm kasaba halkı kiliseye sığınmıştır. Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi, bu kez de buradaki insanların yaşamını tamir etmeye çalışır. Bu haliyle süper kahraman rolündedir. Bu arada Star News kanalı, Rizvan’ın bu köydeki üstün çabalarını haber olarak verir ve dün “terörist” ilan edilmiş olan Khan bugün “kahraman” olur. Bu haber üzerine, yıkılmış kasabaya komşu yörelerden yardımlar gelmeye başlar. Sel felaketinden canlı yayın yapan bir televizyon muhabiri, Khan’a can alıcı soruyu sorar: “Bize neden başkanla görüşmek istediğini anlatır mısın?”. Sonunda herkes Khan’ın bir terörist olmadığını öğrenir. Artık onun Hintli bir Müslüman ve Asperger’li bir adam olarak hikayesi insanların dilindedir. Anlatı, daha önce de dile getirildiği gibi, bu olayları oluş sırasına göre vermez. Khan’ın zihninin önceliklerine ve Mandira’ya yazılan mektubun gereklerine göre biçimlenir zaman. Bu durum, anlatıyı olduğundan da uzun hale getirir. Onun yolculuğu nerdeyse bir yılan hikayesine döner.

Filmde Amerikan ideolojisinin eleştirildiğini düşündüren bir çok göndermeli sahne vardır. Bunlardan biri de, “President George W. Bush, Feed Africa” yazan bir pankartla gerçekleşir. Afrika’ya yardım toplanan bir organizasyon vardır. Masadaki kadın “Başkanla akşam yemeği 500 dolar,” der Khan’a. Ve ardından bu etkinliğin Hıristiyanlara özel olduğunu vurgular. Khan da “Afrika’dakiler Hıristiyan degil ki,” diye yanıtlar kadını. Küresel egemenlerin kurduğu sistem ironiktir: Yemek yiyerek açlığın ortadan kaldırılması. Üstelik filmde sözü edilen savaşlar hep Amerika’nın çıkardığı savaşlardır. Ve ölenler de çoğunlukla bu “Öteki Dünya”nın insanlarıdır. Irak ve Afganistan gibi. Göçmenlerin Irak’ta ölen evlatları Georgia’da bir kilisede anılırken, Khan da Müslüman olduğu için öldürülen oğlu Sam’i anar orada. Irkçılık, din ayrımcılığı 13 yaşında bir çocuğu hayattan koparmıştır. Hayat mücadelesi, Mandira ve Khan’ı eş zamanlı olarak farklı yerlerde, farklı eylemlere sürükler. Mandira oğlunun cinayetini aydınlatmaya çalışırken, Khan da yeni yapılacak Amerikan Seçimleri’ni kollamaktadır. En sonunda Mandira, yüreğinde Khan’ı affeder. Başkanla görüşememiş olsa da, tüm ülke onun ailesini var etmek uğruna yaptıklarını öğrenmiştir. Kurtarılmış bölge olan Georgia’da bir gece vakti karşılaşırlar: Mandira, Khan’ın gözlerine bakar. Tam bu sırada, bir adam Khan’ı herkesin gözü önünde bıçaklar. Bir yandan da bağırmaktadır: “Dr. Rehmanı’ı tutuklattığın için bunu hak ettin. Sen bir kafirsin. İslam seni asla affetmeyecek,”. Khan daha önce bir camide, insanları İslamiyet için kan dökmeye kışkırtan bir adama rastlamıştır ve bu adamın önderliğindeki bu grubu ihbar etmiştir. Öldürülmeye çalışılmasının nedeni, budur. Khan ölmez, hastanede gözlerini açar. Mandira yanı başındadır ve tüm hikayeyi bize anlatan defteri okuyordur. Sarılırlar. Bu sırada Amerika’nın yeni başkanı Barack Obama olmuştur. ABD tarihindeki ilk ve tek Afro-Amerikalı devlet başkanıdır. Yönetmen, Khan’ın hikayesinin muhatabı olarak Obama’yı uygun görmüştür. Neden? Filmin sonunda, Obama; sel felaketi yaşamış ve yeniden imar edilmiş Georgia’daki bu küçük kasabayı ziyarete gelir. Hastaneden çıkmış olan Khan elbette oradadır. Obama coşkuyla karşılanır. Bir televizyon kanalı muhabiri kamerasını Başkan’dan Khan’a çevirir. Khan’ın hikayesini duymuş olan Başkan Obama, onunla tanışmak istediğini açıklar. Güvenlik barikatı, Khan ve Mandira için açılır. Başkan, Khan Ailesi’ne kaybettikleri oğulları için başsağlığı diler ve söyle açıklama yapar: “Bu yaşadığım zamanı Rizvan Khan’la paylaşmaktan onur duyuyorum,”. Khan hedefine ulaşmıştır, ailesini geri kazanmıştır. Üstelik bir Müslüman vatandaş olarak kendisinden esirgenen saygıyı geri kazanmıştır.

Film bittikten sonra, “Bu öykü Hint toplumuyla ilgili ne söylüyor? diye düşünüyorsunuz. Hiç. Filmde Hint müzikleri dışında, o topluma ait bir değer, bir söylem yok. Yönetmen gözünde bir Amerikan gözlüğüyle çekmiş filmi. Hintli, Müslüman bir adamı niye Amerikan Başkanı onurlandırıyor ki? Sonuç olarak “Otizm” kavramının bu öykünün inandırıcı olması için bir araç konumunda bulunduğunu düşünüyorum. “Sorunları Amerika çıkarır ve yine Amerika çözer,” gibi bir ideolojik mesaja ihtiyacımız var mı?

 

Kaynaklar:

Kuçuradi, I. (2017). “İnsanca Yaşam İçin Değerler Eğitimi”, Boğaziçi Üniversitesi Haberi. (https://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/ioanna-kucuradiden-insanca-yasam-icin-degerler-egitimi)

Türkmen, A.S., Kalpaklı, F. ve Sevinç, İ. (2015). Benim Adım Khan Filmi: Otizmin Medyadaki Yansıması, Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 30. Sayı, ss. 381-395. (https://dergipark.org.tr/en/pub/iusosyoloji/issue/562/[email protected])