Siyah Balon: Ötekilikten Bireyliğe Uzanan Bir Gençlik Öyküsü!

Otizmli evlat sahibi olan ailelerin yaşadığı zorluklar filmde fazlasıyla karşımıza çıkıyor. İsyanlar, çıkmazlar ve hassasiyet yüklü film izleyiciyi içeride tutmayı başarıyor.

Prof. Dr. Hayriyem Zeynep Altan

[email protected]

Yönetmenliğini Elissa Down’un yaptığı, Avustralya ve İngiltere’nin ortak yapımı olan “Siyah Balon” gösterime girdiği 2008 yılında pek çok ödül almış bir “karşı sinema” örneği. Bu ödüller içinde; Asya Pasifik Senaryo Ödülü’nü, Avustralyalı Yönetmenler Birliği tarafından verilen “Uzun Metrajlı Filmde En iyi Yönetmen Ödülü”nü (ADG), Avustralya Film Enstitüsü Ödülü’nü (AFI) ve Avustralya Senaryo Müzik Ödülleri kapsamında en iyi “Soundtrack album – Michael Yezerski”yi sayabiliriz. Eleştirmenler tarafından genel olarak başarılı ve dokunaklı bir film olarak değerlendirilmiş olan Siyah Balon’un senaryosunu Elissa Down ve Jimmy Jack birlikte yazmışlar.

Otizme odaklanan pek çok hikâyede olduğu gibi bu filmde de özel bir dil var: Yönetmen Elissa Down, iki otistik erkek kardeşle büyümüş olmasından kaynaklanan özel bir bakış açısına ve duyarlığa sahip görünüyor. Onun kişisel deneyimlerinden süzülmüş olan senaryo; filmi, popüler otizm konulu filmlerden daha farklı bir yere konumlandırıyor. Ancak filmin kendine özgü atmosferi izleyicinin diğer otizm temalı filmlerle metinlerarası ilişkiler kurmasına engel değil, elbette. Tersine, bu hikâye de diğer öykülerle dolaylı olarak bağ kuruyor ve otizme özgü bir yaşam biçimini gözler önüne seriyor. Bünyesinde otizmli bir evlat barındıran tüm ailelerin yaşadığı zorluklar burada da fazlasıyla karşımıza çıkıyor. Aile bireylerinin otizmli kişinin varlığıyla kurduğu bağlar, gündelik yaşamın getirilerini ve bunların yorumlanmasını doğrudan etkiliyor. Keskin köşeli duygusal salınımlar, isyanlar, çıkmazlar; hassasiyet ve acının karışımı olarak, izleyiciyi içeride tutmayı başarıyor.

Hikâye, otizmli Charlie’ye sahip bir ailenin yeni taşındıkları banliyöde yaşamı kucaklama mücadelesine odaklanıyor. Pek çok öyküde, mücadelesinde yalnız bırakılan bir anneyle karşılaşıyorduk. Örneğin, “Temple Grandin”i anımsayın. Ya da “Okyanus Cenneti” adlı filmde; otizmli oğlunu hayatta kalması için, tek başına eğiten babayı anımsayın. Siyah Balon’da bu kez ebeveynler birbirlerine destek veriyorlar. Olağanüstü direnciyle Anne Maggie ön planda olsa da, ona her daim yardımcı olan, özverili, sorumluluk sahibi eş rolünde Simon’u buluyoruz. Simon asker kökenli bir adam olarak, ailesine kol kanat germiş durumda. Onun tavırlarına ve iş bitirici hallerine bakarak; yeni kasabalara, yeni okullara alışık olduğunu algılayabiliyoruz. Filmin ilk karelerinde çatıda televizyon antenini yerleştirirken, hamile eşi zarar görmesin diye işleri ev halkına paylaştırırken ve bulaşık önlüğü üzerindeyken; bir erkeğin “dişil” diye etiketlediğimiz “annelik rolü”ne de gerektiğinde uyum sağlayabildiğini görüyoruz. Film, rollerdeki keskinliğe verdiği bu farklı yanıtla da diğerlerinden ayrılıyor. Normal dediğimiz ailelerden yaşam ritmiyle ayrılan bu ailede; klasik rol tanımları ve durağan ödevler yok. Olamaz. Asalet, estetik gibi değerler böyle bir yaşam biçiminde hayatta kalmayı riske atacak öğeler olarak görülür.

Film; görsel imgeler ekrana yansımadan, seslerle gelir izleyiciye. Ve çok geçmeden ekranda elinde “Thomas’ın eşyası” yazan bir pankartla, Thomas’ı görürüz. Ardından banliyö yaşamının renkli görüntüleri gelir. Araba yıkayan, çöpünü atan komşuların görüntülerine ve Mollison Ailesi’nin evlerine yerleşmesini anlatan telaşlı iklimine tanıklık ederiz. Bu arada Charlie bahçede, yerde oturarak; kalın bir çubukla sürekli yere vurmaktadır ve ağzından yüksek perdeli sesler çıkartır. Film müziği oldukça hareketlidir ve “Yaşam hiç de kolay değildir.” cümlesi kulaklara çalınır. Fondaki bu şarkı, bu ailenin hayatının hızlı ritmini, mutlulukla üzüntünün kardeşliğini izleyiciye önceden haber verir. Baba çatıdadır. Charlie, tahta bir oyuncak bebeğin erkeklik organıyla oynar. Organa vurdukça, organ bir aşağı bir yukarı sallanır. Bu ilk kareler, onun cinsel ilgilerine gönderme yapmaktadır. Anne bahçede çamaşır asarken, gökyüzüne uçan kırmızı balonlardan sonra siyah bir balon havalanır. Yeniden ev içi görüntülere geçtiğimizde; Charlie’nin coşkulu ve kontrolsüz davranışlarına tanık oluruz: Charlie bir kutu yumurtayı yere fırlatır ve üzerinde zıplar. Mutfak zemini yumurta sıvılarıyla kaygan hale gelmiştir ve hamile olan Maggie’nin midesi bulanır. Charlie’nın çıkardığı sesler, tüm sesler içinde etkendir. Ağlamakla ulumak arası bir sestir, bu. Sonraki kareler, sosyal yaşamın bu aile için ne ifade ettiğini gösterir niteliktedir.

Otizmli çocukların okul otobüsü geçerken yoldan; diğer erkek çocuklarının alaylı sözlerini işitiriz: “Sakatlar geçiyor!” Sonra, filmde önemli bir mekân sıfatıyla, sık sık gündeme gelecek olan “havuz” imgesiyle karşılaşırız. Thomas bir yüzme sınıfındadır ve buradaki sosyal rekabet onun canını acıtacaktır. Anlatının yüzme sınıfında geçen iletileri açıktır: Thomas, otistik ağabeyi Charlie yüzünden ötekileştirilmeye uygundur. Tam bu noktada, filmin adıyla metin arasında bağ kurmak yerinde olur: Filmin başında siyah oluşuyla diğer balonlardan ayrılan, sadece Charlie değildir. Charlie’yi de temsil eden tüm Mollison Ailesi üyeleridir. Bu bağlamda diyebiliriz ki, anlatının odağında; bu ötekileştirilmeyi ergenlik dönemi içinde deneyimlemek zorunda kalan Thomas vardır. Yönetmen, Charlie’nin öyküsünü anlatmaktan ziyade; Charlie’nin etken olduğu bir aile yaşantısında, kendi benliğiyle ve Charlie ile olan ilişkisinde var olmaya çalışan Thomas’ı anlatır. Hikâye bu seçimiyle de diğer otizm öykülerinden ayrılır.

Thomas, filmin en başında; ağabeyine “spastik” diyen bir erkek çocuğuna en doğru yanıtı vermiştir. O gerizekalı değildir, otistiktir. Ancak film ilerlediğinde, Thomas yüzme sınıfında tanıştığı Jackie’yle duygusal bir ilişkiye girdiğinde; onun Charlie’den utandığını algılarız. İlk eğilimi, onu hoşlandığı kızdan saklamak olur. Charlie bazen evden kaçıp başkalarının tuvaletini kullanabilmektedir. Hoşlanmadığı şeyler karşısında etrafındakilere hayatı dar edebilmektedir. Bu davranışlarıyla, kontrol edilmesi zor biridir. Ailesi onu denetlemenin bir yolu olarak buzdolabı üzerinde yer alan yıldızları kullanır. İki yıldız alırsa, bir şey kazanır. Üç yıldız alırsa, başka bir şey. Yıldızlar, Charlie’nin sevdiği yiyeceklere, şekerlemelere ve oyunlara uzanan biletleridir, aslında. Bir gün Charlie kakasını halıya yapar ve kakayı halıya sıvayarak oyun oynar. Bu, Thomas’ı çileden çıkarır ve annesine dönerek şöyle der: “O bir ucube!” Annenin yanıtı sert olur: Thomas’ı tokatlar.

Hayat, Charlie’nin yarattığı neşeyi ve zorlukları geldiği gibi yaşamak zorunda olan bu ailenin benzer günleriyle geçip gider. Anlayışsız bir komşunun şikayetleri, süper markette çıkan kriz, Thomas’ın her sabah Charlie’nin çıkardığı seslerle bölünen uykusu… Derken bir gün Maggie, bebeğini sağlıklı bir şekilde doğurabilmesi için hastaneye yatırılır. Zira zorlu geçen gündelik hayat hamileliği için büyük risktir. Annenin yokluğu, evdeki yükün büyük bir kısmını Thomas’ın omuzlarına bindirir. Pek çok şeyin Thomas için aşırı zorlayıcı olduğu bu günlerde iyi bir şey de olur: Jackie, Thomas ve Charlie birlikte zaman geçirmeye başlarlar ve bunu başarırlar. Özellikle üçünün yüzmeye gittiği, fırtınayla sonuçlanan gün; anlatının metaforlarla zenginleştiği bir bölümü içerir. İki gencin duygu dünyasının birleştiğine ve aşkla taçlandığına tanıklık ederiz.

Jackie, yalnızca bir aşk nesnesi değildir; Thomas’ın, ağabeyi Charlie’yi olduğu gibi kabullenmesinde de itici bir güç oluşturur. Ancak, Thomas’ın kendi kimliğini olumlarken; Charlie’nin varlığına da yer açabilmesi hiç de kolay olmayacaktır: 16. yaş gününde; Jackie de onlarla birliktedir. Her şey çok güzeldir. Bu mutlu tablo, Charlie’nin uygunsuz cinsel davranışıyla bir anda kâbusa döner. Thomas’ın Charlie’ye yönelen şiddetli saldırganlığı bir şiddet yumağını harekete geçirir ve hafızalardan kolaylıkla silinemeyecek bir mutsuzluk Thomas’ın hanesine yazılır. Charlie engel olunamaz biçimde kendine zarar verdiği için, geceyi hastanede geçirirler. Thomas, kollarında yeni doğan kardeşini taşımaktadır ve Charlie’nin kafasına dikiş atılmasını beklemektedir. Büyümenin hiç de kolay olmadığını, onun bu çaresiz ve sessiz bekleyişinden algılarız. Thomas kim olmayı seçerse seçsin; bu ailenin bir parçasıdır ve kollarında taşıdığı minik kardeşi; onun sorumluluk almak zorunda olduğunu izleyiciye hatırlatır. Filmin sonunda Thomas’ı karanlık içinde yürürken görürüz. Onun yürüyüşüne bir şarkı eşlik eder. Jackie’nin evinin bahçesine gider, onunla buluşur. Jackie ve Thomas birbirlerine sarılırlar. Bu sarılma, yaşanılan kötü şeylere rağmen; onların birbirlerini onayladıklarının bir kanıtıdır. Oldukları kişiler olarak, birbirlerini severler. Son karelerden birinde; Thomas ve Charlie çıplaktırlar, küvette karşılıklı oturarak yıkanmaktadırlar. Filmin anlatısını doruğa çeken bir sahnedir, bu. İki kardeşin benlik değerlerinin buluşmasını ve birbirlerinin varlığında olumlanmasını simgeleyen karşılıklılık ve çıplaklık; çokanlamlı göndermelere gebedir. İzleyici, bu sahneyle birlikte; tüm öykünün derin yapısına sessizce katılmaya davet edilir. Aralarındaki diyalog şöyledir: (Charlie konuşmasa da, yaşanan bir diyalogdur. Çünkü işaret diliyle ve beden diliyle Charlie oradadır.)

Kardeşin olmaktan nefret ettim./ Her zaman keşke normal olsaydın, diye umuyordum. /Ama olmayacaksın. / Az önce bacağıma işedin değil mi?

Bu sahnede, iki kardeş geri dönülmez biçimde birleşir. Çünkü, Thomas; ağabeyi Charlie’yi olduğu gibi ilk kez kabul etmektedir. O, konuşarak yanıt vermek yerine; hayatı beden diliyle karşılayan kişidir. Arkadan ev hallerinin sesleri gelir. “Rex”” adındaki ayı oyuncaktan söz edilir. Anne bağırır: “O ayıyı öldüreceğim!”

Roger Ebert, filmin eleştirisini yaptığı sayfasında filme dair şöyle demektedir:

“Açılış sahnesinde; Mollison ailesinin içinde gösterildiği çerçevede, şeylerin adları, nesneler, insanlar, gökyüzü, dantel perdeler, kuruyan çamaşırların görüntüsü… Her şey, kendilerinden öte bir dünyaya gönderme yapar gibidir. Bu sahneler, otistik insanların şeyleri nasıl gördüğüyle de ilgilidir.” (Ebert, 2009)

Siyah Balon, ana akım sinemada görmeye alışık olduğumuz; seyirciyi pofpoflayan, kolaycı imgelerden uzakta; sahicilik konusunda başarılı bir öyküyü var etmiş. Otizme uzanan hikâye zincirimizde; ötekilikten bireyliğe uzanan bir gençlik öyküsü olarak artık o da var!

Kaynakça:

Ebert, R., (4 Mart 2009). (rogerebert.com/reviews/the-black-baloon-2009)