Türk Sanat Müziği’nin sevilen ismi Bekir Ünlüataer, “Başka bir mesleği asla düşünmedim. ‘Bu işte en iyisi olacağım’ diyerek yola çıktım” diyor…

Son dönem çalışmalarından biraz bahsedebilir misiniz?
Geçtiğimiz ay “İhtimal” adında bir single çalışmam oldu. Çok kıymetli dostum Onur Cumaoğlu’nun bestesi… Sözleri de Cemil Alpay Sünnetçi’ye ait. Şarkıyı ilk duyduğumda çok etkilendim. Çok samimi ve özgün bir şarkı. Klibimizi de ajans 23:51 ile Trilye’de çektik. Varolan sanata katkı sunmaktan çok, biraz da farklı yollar denemek gerek. Bence “İhtimal” bu yıl düğün dansı olmaya aday. Sevginin anlatımı zaman içinde değişiyor. Kalamış’ta, Küçüksuda artık eski aşklar yaşanmıyor. Bundan 70-80 sene önce;
“Müptelay-ı aşkile âfetzede biçâreyim” diyen bir eş de vardı, Şimdi de; “Sana müptelayım sevgilim, yok ki senden başka ihtimalim” diyen bir eş de var. Sevgi aynı sevgidir. Biraz anlatım değişmiştir. Biraz laflar değişmiştir. Biraz da bakış açısı değişmiştir. Hem klasik şarkıları hem de yeni şarkıları seslendirmek ve yeni kuşaklara sunmak çok değerli benim için. Yaptığım çalışmalarda tüm bunları gözeterek ilerlemeye gayret ediyorum.

“Doğa İçin Çal” projesine dahil olmanız nasıl oldu?
Projenin sahibi Fırat Çavaş askerden arkadaşımdı. Hem sosyal sorumluluk konusunda duyarlı hem de müzisyenliğiyle çok önemli bir insan. Projede bana da “olmak ister misin?” deyince hiç düşünmeden kabul ettim. Çünkü doğa bizim için çok değerli. O bizim hayatımız. Nefes alıyoruz. Doğa sayesinde büyüyoruz. O bizim sağlığımız; bu nedenle projede olmak çok önemli. Çok kısa zamanda ciddi bir farkındalık yarattı ve seriler çekildi. Birçok sanatçıya ve amatör müzisyene de ilham oldu. Trabzon’dan Washington’a herkesin bu projeye destek olması çok güzel.

Müzik eğitimi almaya ne zaman, nasıl karar verdiniz?
90’lı yıllarda ve öncesinde şarkı söyleyen, güzel sesi olan, kulaktan dolma saz çalan, o zamanın popüler şarkılarını okuyan biriydim. Kategori olarak hangi alanda ilerleme kaydetmem gerektiği konusunda beni yönlendiren çok kimse yoktu. Ortaokul yıllarında kafam daha karışıktı. Daha çok halk müziği söylüyordum, Türk müziği ile çok geç tanıştım. 17 yaşımda Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girdim ama klasik müzikte bu kadar önemli bir yere geleceğimi o zaman hayal edemiyordum. Sanat müziğinden bildiğim bir iki parça vardı. Okuduğumda insanlar “Sanat müziğine sesin ne kadar yatkın” diyorlardı ama ben çok anlamıyordum, sanat müziği ile kendimi konumlandıramıyordum.

Çocukluğunuzda evde ne tür müzikler dinlenirdi?
Dedem, TRT radyolarında birçok radyo programını dinlerdi. Herhalde oradan da bir kulak aşinalığı var. Aslında coğrafyadan kaynaklı hepimizin kulağında makam çok var; ezanla, ninnilerde de kulağımıza giriyor makamlar… Babamın Erzincan Kemaliyeli diğer ismiyle Eğinli olmasının da etkisi var kesinlikle. Coğrafyamızda çok büyük bir müzik kültürü var ve o muhtemelen DNA’da tecelli bulmuş ki bende de ortaya çıktı.

Üsküdar Musiki Cemiyeti hayatınızda neleri değiştirdi?
Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girdiğimde bambaşka bir dünya ile karşılaştım. Açıkçası büyülendim. Çok sürpriz oldu ve hiç beklemediğim bir ortamla karşılaştım. Orada makamlar, usüller, repertuarlar, şarkılar bitmiyor. O kadar geniş bir alan ki, “Ben hiçbir şey bilmiyorum!” dedim kendi kendime. Önce kendimi bir boşlukta hissettim sonra bunun uzun bir maraton olduğunu anladım. Herkes radyoya girmek gibi hedefler koyuyordu ama benim hedefim “ben bu işi nasıl layıkıyla yaparım, bu eserleri nasıl düzgün tavırla yaparım” oldu… Çünkü Türk müziğinin bir tavrı var, kendine ait bir okuma üslubu var ve bu okuma üslubuyla iyi bir hocadan meşk usülüyle öğrenmek gerekiyordu. O dönem öyle bir meşk zincirinin son halkasıyla zaten Üsküdar Musiki Cemiyeti. Orada nota olmaz, notayla eser geçilmiyordu, hoca okuyordu, bizler usülle beraber eseri meşk ediyorduk. Çok farklı bir dünyaydı.

Başka bir meslek hayaliniz var mıydı?
90’lı yıllarda insanlar sanata, müziğe “meslek olmaz hobi olur” gözüyle bakıyordu ama ben müziği seviyordum ve kalbimin sesini dinledim. “Bu işe gönül vereceğim, bu işte en iyisi olacağım” dedim ve sonuçta istediğim yere de geldim. Daha da ilerliyoruz…

Sonrasında konservatuar eğitimi aldınız değil mi?
Orada birkaç yıllık bir gecikme oldu, çünkü birinci basamak sınavını aşamıyordum. Bir şeye çok odaklanınca eğitim sistemini çok düşünmüyorsun, benim de eğitim hayatım çok başarılı değildi; matematik, fizik, kimya ile işim yoktu. Çok iyi resim yapardım, müzik dersim çok iyiydi, okulun müzik faaliyetlerinde hep ben vardım. O zamandan meşhurdum! Her ortamda “Bekir Ünlüataer şarkı söylesin” denirdi. O kadar büyük bir tutkuydu ki, algım sürekli müzik yapmaktı. Başka iş düşünemiyordum. İki yıl ÖSS birinci basamak sınavını tembellikten ve odaklanamadığım için kazanamadım sonra kazandım ve 97’de İTÜ Devlet Konservatuarı Ses Eğitimi Bölümü’ne birincilikle girdim. Aynı derece ve başarıyla da devam etti, bitirdim. Bu arada konservatuar yıllarımda TRT’nin açmış olduğu amatör beste yarışmasında da birinci oldum. Radyoda da artık yavaş yavaş korolara, kayıtlara, canlı yayınlara katılmaya başlayınca orada yıldızım parladı.

Teknoloji ve sosyal medya müzisyenleri nasıl etkiliyor?
Artık bambaşka bir dünya var. Herkes, her şeye telefonla ulaşıyor ve sosyal medyanın bize getirdiği avantajlar da dezavantajlar da var. İnsanların konserde direkt bulunup o duygu alışverişini yaşaması gerekiyor. Biraz duyguyla ilgili sorun yaşıyoruz galiba. Çünkü insanların dikkati ve odağı artık çok kısa. Düşünsenize ben bir saat on beş dakikalık konser veriyorum. Şu dönemde o seyirciyi elinde tutmak çok güç bir şey. Zaman zaman çoğu insan o anı paylaşmak istiyor. Mesaj yazıyor, canlı yayın yapıyor… Ben seyircilere “Niye anın tadını çıkartmıyorsunuz, siz bunu kaçırıyorsunuz” diyorum. Bence toplumun en büyük sorunu anda kalamamak ve sürekli bir şeylerle meşgul olmak. Zihin sürekli bir şeylerle meşgul olmanı istiyor. Çok uyarıcı var. Bütün algı ve dikkat telefonlarda. Youtube gibi büyük bir veri tabanı olan mecrada da insanlar her şeye ulaşabiliyorlar. Böyle de bir avantajı var. Ben mesela birçok eski taş plaklara buradan ulaşabiliyorum. Avantajları ve dezavantajları var ama duyguyu biraz yok ediyor gibi geliyor bana.

Müzikle ilgilenen gençlere bir öneriniz olur mu?
Genç ve yetenekli arkadaşlarımız var ama bu iş çok emek isteyen bir iş. Küçük bir video yapıp eline bir gitar alıp milyonlar tıklanmak isteyen gençler var. Bir an evvel kitleye ulaşayım, daha çok tıklanayım telaşındalar. Onlara köklü bir alt yapı oluşturmalarını öneririm.

Sesinizi ve formunuzu korumak için nelere dikkat ediyorsunuz?
Düzenli uykuya çok önem veriyorum. Uykuya her insanın önem vermesi gerekiyor. Erken yatmaya, erken kalkmaya gayret ediyorum ve düzenli egzersiz yapıyorum. Esneklik ve vücuttaki oksijen kapasitesini arttırmanız da önemli. Ve sakin olmaya çalışıyorum. Bunun için doğaya çıkıyorum. Doğayı çok seviyorum. Validebağ Korusu, bizim için çok büyük bir fırsat. Serbest dalış ile uğraşıyorum, o da zihnimi boşaltmamı sağlıyor, suyun altı bambaşka bir dünya. Çok okuyorum, okudukça insan kendini daha iyi hissediyor, daha iyi ifade ediyor. Bu icraya da yansıyor, sizin icranızı da şekillendiriyor.

Sizin için sahnede olmanın en heyecan verici yanı nedir?
Sahnede olmanın en heyecanlı yanı gerçek duygu alışverişini görmek. Sizi dinlemek için yüzlerce, binlerce insan geliyor. Harbiye Açık Hava konserinde Sezen Aksu’yla sahneye çıktığımda da acayip büyülenmiştim. Çıt yok, o insanlar sizi dinliyor ve büyük bir enerji üstünüze doğru geliyor. Bambaşka bir atmosfer orası… Benim için 10 ya da 10.000 kişi hiç önemli değil. Çok az seyircinin bulunduğu ortamlarda da benzer duyguları yaşıyorum çünkü işimi çok seviyorum ve eserin içine giriyorum. Onu ben yaşadığım zaman karşı taraf da yaşıyor. Ben esere karşı samimi olmazsam, o eseri içselleştiremezsem o karşı tarafa geçmez. Ve sahnede kendimi çok özgür hissediyorum. Sahne dışındaki hallerim de devreye giriyor. Daha sakin, çekingen, ürkek bir tavrım vardır normalde ama sahnede daha rahatım ve bu da beni özgür kılıyor. Sahne benim için çok önemli ve seyirci ile olan o duygu alışverişi çok kutsal…

Hayatınızda iz bırakan, büyük etkiler yaratan kişiler var mı?
Açıkçası çok etkileyen biri yok ama bana yol gösteren ve beni yüreklendiren hocam Ayhan Aksal çok önemlidir benim için. Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girdiğim ilk yıllarda tabii şaşkınlık da yaşadım. Müziğin ağırlığı vardı. Düşünsenize 17 yaşındasınız ve yaşça çok büyük insanların yaptığı bir müzik bu. Ayhan Aksal ilk cemiyete girdiğim yıllarda her eser sonunda elini kaldıran birine eseri baştan sona okuturdu ama ben çok çekingendim. O zaman walkman almıştım, eserleri kayıt ediyordum ve eve gelince tekrar tekrar üstünden geçiyordum. Her yer kaset doluydu, yetmiyordu; repertuarı çekmek için kıyamadığım kasetleri bile siliyordum. Bir tanesine öyle bir hazırlanmalıyım ki, hoca “bu eseri kim okuyacak?” dediğinde elimi kaldırmalıyım ve eseri tam bir hakimiyetle okumalıyım, o eseri en iyi şekilde icra etmeliyim… Hayal kurmak ne kadar önemli. O hayal bir şekilde gerçekleşiyor ama kuru kuru hayal kurmakla da olmuyor. Çalışıyorsun evde, ayna karşısında elinde tarakla seyirci varmış gibi hayal ediyorsun ve çalışıyorsun. Ve öyle oldu hoca kürdili hicazkar bir şarkı vardır: Mahmur bakışın aşıka bin lutfa bedeldir, Vallahi güzel gözlerin billahi güzeldir… Kolay da bir eser değildir ama öyle bir hazırlandım ki… Eseri ikinci ders bitirdi hoca, “kim okuyacak?” dedi, “ben okuyacağım” dedim. Çıktım okudum ondan sonra hoca benimle ilgili çok iltifatlarda bulundu, “sen bu işi bırakma” dedi. Ondan sonra ben artık boş lakırtı yapmıyordum, eve geliyor eserleri çalışıyordum.

Arkadaşlarınızdan o dönemde nasıl geri dönüşler almıştınız?
O dönem etrafımdaki arkadaşlarım yavaş yavaş gittiler. Çünkü artık kuru lakırtılar beni mutlu etmiyordu, bakış açım inanılmaz değişmişti. Arkadaşlarım arıyor “Hadi sahile gidelim, çay içelim” diyordu ama bunlar bana biraz boş gelmeye başlamıştı. “Yok kardeşim ben repertuar geçiyorum” diyordum, “Boş ver” diyorlardı. Üsküdar Musiki Cemiyeti’nin bende geçici bir heves olduğunu düşünen arkadaşlarım çoktu. Ailemde bile vardı. Bu benim kendi içimde verdiğim bir karardı.

Bir gününüz nasıl geçiyor?
Eğer yakın zamanda bir konser varsa ben onu bir ay öncesinden yaşamaya başlıyorum. “İhtimal” şarkısını örneğin üç ay boyunca “burada ne yapsam, şurada nasıl bir nağme yapsam, alt yapısı nasıl olsa” diyerek içselleştirdim. Konserlerde de bir ay öncesinden başlıyor benim çalışmalarım. Şarkıları tekrar tekrar başa alıp dinliyorum, iyi kayıtlara bakıyorum, eskiden kim okumuş, okumamışsa ben ona nasıl bir yorum katabilirim tüm bunlara bakıyorum. Bu konuda biraz çalışkanım “tamam ben oldum” demem asla. Bu işte olmak yok. Oldum dediğin anda geri sarmaya başlıyorsun. Şarkıları bestekarlarına kadar, hikayelerine, o döneme ait bilgilere kadar öğrenmeye çalışırım. Murat Bardakçı’nın kitabı Safiye Ayla çok etkiliyor beni. Muhteşem bir kitap hem o dönemin Türkiye’sini anlatıyor hem tarihsel olarak birbiriyle bağ kurmayı sağlıyor. Ufuk Tarhan 3 T’de diyor ya: Tedarik, teknoloji, tasarım. Bunların hepsi çok önemli. Önce hazırlanmanız, o konuyla ilgili araştırma yapmanız gerekiyor. Sonrasında onu sadece kopyalamak değil, onu bugünün ruhuyla bugünün gençliğine iyi bir şekilde ifade edebilmek gerekli. O yüzden hepsini içine koymaya çalışıyorum. “Bir çalışma gününüz nasıl geçiyor” sorusuna cevap oldu sanırım.

Çocuklarla iletişiminiz nasıl?
Şimdiki çocuklar çok çabuk gelişiyorlar ve bilgiye çok çabuk ulaşıyorlar. Eşimin arkadaşının çocuğu Uzay var. Onunla çok güzel iletişim kuruyorum, geçen gün ona “Öp bakalım” dedim. “Öpmem” dedi, sakallarımı gösterdi. Babası “sakallara alışamadı” deyince “gel bakalım Uzay” dedim, birlikte banyoya gittik, tıraş oldum.. O kadar şaşırdı ki, dikkatle beni izledi. Tıraş oldum, yıkadım, “hadi öp şimdi” dedim. Öptü. O kadar ilgiyle izledi ki ve bu hareketi hiç unutmayacak bence. Çocuklar önemsenmek istiyor. Çocuklarla ciddi vakit harcamak gerekiyor. Çocuğun eline tableti vermek çözüm değil. Şimdiki ailelerde ben onu görüyorum. Çocuklar yalnız. Bir şeyi ona vermek değil, bir şeyi onunla paylaşmak, yaşamak önemli. Gözlemlediğim kadarıyla beslenme konusunda da ciddi sıkıntılar var. Şeker, gazlı içecek görüyorum ellerinde tam gelişme çağlarında yanlış beslenme, yanlış eğitimle başka türlü sıkıntılar başlıyor.

Otizmle ilgili neler biliyorsunuz?
Az önce gelirken bir arkadaşımın çocuğuna böyle bir tanı konduğunu duydum. Ailenin büyük bir farkındalıkla çocuğunu çok iyi görebilmesi ve bunu erken fark edebilmesi önemli.

Engelli bireylerin karşılaştıkları zorluklar sizce neler?
Bir kere bizim en büyük sorunumuz empati yapmamamız. Empati yapmayı öğrendiğimizde onların yaşadığı zorlukları daha iyi kavrayabiliriz diye düşünüyorum. Onların yaşamlarını daha iyi tahlil edebilmemiz gerekiyor. Çünkü bizim için önemsiz gibi görünen şeyler onlar için hayati önem taşıyor. Onlarla aynı hayatı paylaştığımız için onları görmezden gelemeyeceğimizi düşünüyorum. Sosyal sorumluluk projelerini de bu konuda çok destekliyorum. Özellikle doğru içerikle yapılırsa amacına ulaşıyor. Engelli kardeşlerimizi cesaretlendirmek, eğitimleri ve istihdamları için yönlendirmek için yapılan çok güzel projeler var. Yakın bir zamanda eşimin yaptığı bir proje de var. Turkcell Engel Tanımayanlar projesinde görme ve işitme engelli kardeşlerimizin tango yapmalarına vesile oldular. Bu, beni çok duygulandırdı. Böyle projelerle ilham vermek ve cesaret vermek önemli ama yapılanlar burada kalmamalı. Hepimizin bir gün kapısını çalabilir. O kadar hoyratça yaşıyoruz ki “bana bir şey olmaz ben iyiyim” demek olmaz diye düşünüyorum.

 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:
ACAR BALTAŞ’TAN ANNE-BABALAR İÇİN İLETİŞİM ÖNERİLERİ