Engelli Hakları Aktivisti ve Araştırmacı İdil Seda Ak: “Toplumun büyük bir kısmı hala engelli bireyleri ve ailelerini merhamet gösterilmesi, yardım edilmesi gereken kişiler olarak görüyor. Bu nedenle engelli bireyler hala hak öznesi olarak görülemiyor.”

 Engelli hakları alanında önemli çalışmalar yürüten bir aktivistsiniz. Bu çalışmalara nasıl başladınız?

Üniversitede okurken bir inceleme dersimiz kapsamında TSÇV’nin merkezine gitme fırsatım olmuştu. Orada serebral palsili çocukların anneleri ile görüşürken onların sürekli uzman yokluğundan bahsettiklerini fark ettim. Tam da bu sebepten birçoğu Türkiye’nin farklı yerlerinden kalkıp İstanbul’daki bu merkeze rehabilitasyon hizmetlerinden yararlanabilmek için geldiklerini anlatıyorlardı. Bu durum benim de bu alana yönelmeme sebep oldu ve engelli çocuklar ile çalışmaya karar verdim, sonra yolum otizm tanısı almış çocuklar ile kesişti. Ama 2007 yılında aldığım bir bursla Fransa’da bir merkezde çalışma fırsatı elde ettim. 2007 yılı Birleşmiş Millet Engelli Hakları Sözleşmesi’nin yürürlüğe girdiği yıldır. Oraya gittiğimde merkezde çalışan farklı disiplinlerden uzmanlar sözleşmenin nasıl uygulamaya geçirileceği hakkında çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmalar çok ilgimi çekti, ben de kendi çalışma eksenimi spesifik bir engellik halinden daha çok genel bir alana, engellilik politikalarına ve yasalar ve uygulama arasındaki bağlantıyı incelemeye yöneltmeye karar verdim. Böylece aktivizm benim için daha net çizgilerle başlamış oldu.

Engelli hakları açısından pandemi sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kazanımlarımızda gerileme yaşanma riski var mı?

Risk olarak kalmadı, maalesef hak kayıpları oluştu da. Ancak burada vurgulamak istediğim şey, engelli bireylerin hak kayıplarına ilişkin savunu yaptığımızda karşımıza çıkan bir cümle, pandemi döneminde artık sıklıkla karşımıza çıkar oldu. İdil Işıl Hoca’nın söylediği gibi sıradan bir sohbette bile, engelli bireylerin haklarına yeterince ulaşamadığına dair sorun ifade edildiğinde, engelsiz bireylerin dahi hâlâ haklarına erişemediği cevabı sıklıkla karşılık olarak verilmektedir. Bu durum ne yazık ki iki önemli sorunun varlığına işaret ediyor. Bunlardan ilki, kafamızdaki yaklaşımda hâlâ bireyler arasında bir hiyerarşinin var olduğudur. Buna göre; çoğunluğu oluşturan engelsiz bireylerin ihtiyaçları önceliklidir ve ancak bu sorunlar çözüldüğü takdirde engelli bireylerin sorunları ve hakları için gerekli kaynaklar tahsis edilebilir. İkinci sorun ise; bu iki grup için birbirinden ayrı iki çevrenin var olduğunun düşünülmesidir, dolayısıyla bir çevrede alınan önlemlerin diğer çevreyi etkilemediği düşüncesi hâkimdir. Oysaki engelli bireyler için alınacak özel bir tedbir ya da yapılacak makul düzenlemeler, istinasız tüm bireylerin bulundukları çevreyi etkileyecek, uygulamalardan doğrudan ya da dolaylı hepsinin yararlanmasına sebep olacaktır. Pandemi sürecinde de aksayan bir durumu dile getirdiğimizde hep aynı cevabı duyar olduk. Örneğin, engelli öğrencilerin eğitime erişimde yaşadığı sorunu dile getirdiğimizde engelsiz öğrencilerin de eğitime erişemediği sıklıkla verilen bir cevap. Bu da maalesef var olan haklarının kullanılamamasına, düzenlemelerin engelli bireylerin ihtiyaçlarına da karşılık verecek biçimde zamanında yapılamamasına sebep oluyor.

Bu süreçte engelli öğrenciler uzaktan eğitime yeterince erişemedi, engelli çocuk ve yetişkinlerin sağlık ve rehabilitasyon hizmetlerine erişiminde aksamalar yaşandı, maaş ve sosyal yardımlarda kesintiler oldu. Bunlar aklıma gelen ilk örnekler.

Pandemi döneminde tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde ekonomik olarak dar boğazdan geçiyor. İş arayan engelli bireyler bundan nasıl etkileniyor?

Oldukça kötü etkilendiler. Maalesef iş arayanların iş bulmasını bırakın işe sahip olan birçok kişi de işini kaybetti ya da hala kaybetme riski ile karşı karşıya. Engelli çalışanlar ilk vazgeçilenler oldular, olmaya da devam ediyorlar. Ayrıca özel sektörde olup çalışmaya zorlanan engelli bireyler var bu da ayrı bir sorun. Yüksek risk altındalar. Sadece kronik hastalıkları olanlar dışarıda bırakıldı, engelliliği olanlar ise dışarıda bırakılmadı. Burada önemli olan ihtiyaç odaklı karar alabilmekti ama maalesef daha genel geçer kararlar alınarak yeni mağduriyetler yaratıldı.

Hangi işletmeler engelli kadrosunda personel/işçi çalıştırabilir? Çalıştırılacak kişilerin engelliliğinde kısıtlamalar var mı?

Engelli bireyler de engelsiz bireyler gibi tüm işletmelerde engelli kadrosuna bağlı kalmaksızın istihdam edilebilirler. Öncelikle bunu bir vurgulayalım derim, çünkü istihdam konusunda tehlikeli gördüğüm şey, devletin engelli bireylerin istihdamını arttırmak için getirmiş olduğu bu teşvikin diğer bir deyişle kota uygulamasının iş dünyasında bir norma dönüşmesi ve engelli bireyler için kısıtlayıcı koşullar yaratması. Bunu şöyle açabilirim; uygulamada engelli bireylerin sadece bu kota kapsamında işe alındığını görüyoruz ve yine kota kapsamında açılan iş pozisyonlarının çoğu zaman mavi yaka işler olduğunu tespit ediyoruz. Bu durum nitelikli kişilerin de bu pozisyonlarda işe girmeye zorlanmalarına sebep oluyor, bu da kişiler engelli oldukları için vasıflarının değersizleştirilmesi anlamına gelir. Sorunuza dönecek olursam, kota uygulaması yasaya göre şöyle:

Türkiye’de engellilerin işçi olarak istihdamı, 4857 sayılı İş Kanununun 30 uncu maddesinde öngörülen kota sistemi ile sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu madde kapsamında; 50 veya daha fazla işçi (tarım ve orman işletmelerinde 51 veya daha fazla) çalıştıran özel sektör işyerlerinde % 3 engelli, kamu işyerlerinde ise % 4 engelli işçiyi meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler.

Bu kota kapsamında çalıştırılacak kişilerin engel türü bakımından herhangi bir kısıtlılık bulunmamakta. Sadece kişinin engel oranının %40 ve üzerinde olması ve bunun da bir devlet hastanesinden alınmış engelli sağlık kurulu raporu ile ispatlanabiliyor olması gerekiyor. Ancak yine uygulamaya baktığımızda işverenlerin ‘engelsiz engelliler’ aradığını çok sıklıkla görüyoruz. İşverenler çoğunlukla şöyle profillerdeki engelli bireyleri istihdam etmeyi arzuluyorlar; engelli raporu olsun ama en az engelsiz bireyler kadar iş performansı çıkartabilsin, ek düzenlemelere gerek duymasın, engellilik hali çok görünür olmasın, prezantabl olsun gibi talepleri oluyor. Bu da ne yazık ki hiç gerçekçi olmuyor…

“Mevzuattan Uygulamaya Engelli Hakları İzleme Raporu 2014” çalışmanızda kaynaştırma öğrencilerine dair çok çarpıcı sonuçlar sunmuştunuz. O rapordan yola çıkarak şunu sormak istiyorum, neden kaynaştırma öğrencilerinin çok azı liseye devam edebiliyor?

Ben genel olarak engelli öğrencilerin eğitim sisteminin tüm kademlerine iyi bir biçimde dahil edilemediğini düşünüyorum. Pandemi de bu sorunları iyice görünür kıldı, engelli ve engelsiz öğrencilerin eğitime erişim fırsatları arasındaki fark iyice açıldı. Bildiğiniz gibi sistemimiz oldukça rekabetçi ve sınav odaklı bir sistem, bu nedenle öğretmenler ve veliler akademik başarılara çok fazla odaklanıyorlar, engelli öğrenciler de bu akademik başarı odaklı sisteme çoğu zaman adapte olmakta zorlanıyor. Öğrencinin sisteme adapte olması bekleniyor, oysa tam tersi, yani okulun öğrenciye adapte olması yeterince ya da hiç düşünülmüyor. Bu da engelli öğrenciye ve ailesine çok fazla sorumluluk ve yük getiriyor, bu yükü kaldırabilen öğrenciler ve veliler sistemde yer almaya devam ediyor, kaldıramayanlar ise devam edemiyor maalesef.

Akademik başarının bu kadar önemsendiği sistemde, öğrencileri hayata hazırlamak için önemsenmesi gereken beceri öğretimi çok gerilerde kalıyor. Meslek liselerinde bile engelli öğrenciler becerilerine göre meslek alanlarına yerleştirilemiyor ve nitelikli biçimde mesleki becerileri öğrenemiyorlar.

Öte yandan, bireyselleştirilmiş eğitim planı (BEP) hazırlamak ve destek eğitim vermek gibi uygulamalar yeterince etkili biçimde yapılamıyor, bu sebeple engelli öğrenciler gelişim düzeylerine uygun bir eğitime tabi olmak yerine sadece basitleştirilmiş bir program ile eğitimlerine devam ettirilmeye çalışılıyor, bu da öğrencilerin hem akademik başarısını hem de motivasyonu olumsuz etkiliyor. Örneğin, liseye giden görme engelli bir öğrenciye gerekli uyarlamalar yapılarak müfredat içeriği aktarılacağına ilkokul düzeyinde sorular sorularak BEP yapılıyor ve sınav uygulamaları bu sorular ışığında hazırlanıyor. Bunu dile getiren öğrenciler, bu gibi uygulamalar nedeniyle hem onurlarının rencide edildiğini hem de üniversite sınavına yönelik oldukça hazırlıksız bırakıldıklarını söylüyorlar. Bunların hepsi öğrencilerin okula devamını etkileyen faktörler olarak sıralanabilir.

Bu tabloyu değiştirmek için hangi adımlar atılmalı?

Öğretmenlerin mesleki becerileri geliştirilmeli, böylece BEP uygulamaları öğrencinin ihtiyaçlarına yönelik daha nitelikli biçimde yapılabilir ve öğrencilerin beceri eğitimi desteklenebilir. Düzenli denetimler yapılarak öğrencilerin ilgili eğitimi alıp almadığı değerlendirilebilir, öğretmenlere rehberlik sağlanabilir. Okulları kapsayıcı eğitime teşvik edecek yeni yöntemler geliştirilebilir, iyi uygulama örnekleri diğer okullarla ve öğretmenlerle paylaşılabilir ve bu örnekler kamuoyu nezdinde de görünür-bilinir kılınabilir.

Mesleki eğitime daha fazla önem verilebilir, engelli öğrencilerin mesleki becerileri kazanmasının önü açılabilir. Meslek liselerinde mezuniyet şartı, lisedeki tüm derslerden başarılı olmak yerine modül tamamlamak üzerine kurulabilir. Böylece tamamlayabildiğiniz kadar modülün diplomasını alır ve mesleğe yönlenebilirsiniz, böylece birçok engelli öğrenci okulu bırakmak zorunda kalmaz, kendi becerilerine uygun biçimde modülleri tamamlayarak mesleğe giriş yapar.

Farklı gelişen ve engelli bireyleri her zaman yardıma muhtaç kişiler olarak görmek, acımak veya korkmak önyargı mıdır?

Kesinlikle önyargıdır. Toplumun büyük bir kısmı hala engelli bireyleri ve ailelerini merhamet gösterilmesi, yardım edilmesi gereken kişiler olarak görüyor. Bu nedenle engelli bireyler hala hak öznesi olarak görülemiyor. İletişim ve hizmetler de bu hak temelli anlayışa göre tasarlanamıyor. Örneğin, toplum içinde rastgele bir sohbette ya da bir politikacının bir demecinde engelli bireylerden bahsedilirken sıklıkla ‘engelli kardeşlerimiz’ lafını duyarız. Engelli bireylerin sürekli kardeşlerimiz olarak görülmesi, hep korumamız, merhamet göstermemiz gereken kişiler olarak algılandığının çok net bir göstergesi. İnsanlar, engelli bireylerin toplumda başka konumları da olabileceğini düşünemiyor ama bu kişiler anneniz, patronunuz, sevgili, komşunuz, öğretmeniniz olabilir. İlla kardeşiniz olmak zorunda değil! Yine engelli kişiler hakkında varsayımlarda bulunmak, onlara acımak, onlardan korkmak hep kalıplaşmış düşüncelerin bir ürünü. Bunların hepsi engelli bireylerle doğrudan iletişimle değiştirilebilecek şeyler ama bu iletişim için biraz fırsat yaratmak, alan açmak gerek, çoğu insan bunu yapmıyor…

Engellilik deyince hep yardım edilmesi gereken kişiler geliyor akla. Toplumun genelinde bu şekilde bir karşılığı var ne yazık ki… Hak savunucusu olmanın önemi kavrarsak, engelliliğe bu açıdan yaklaşabilirsek neler değişir?

Size katılıyorum. Ben sürekli hak savunuculuğu yaparak elimden geldiğince bu algıyı kırmaya çalışıyorum. Tüm amacım engelli bireyin bir hak öznesi olarak görülmesine katkı sağlamak, böylece politika ve uygulamaların engelli bireylerin gerçekten yaralanabileceği biçimde üretilebilmesini sağlamak. Bir gün engelliliğe bu açıdan yaklaşabilirsek, engelli bireyler özel hizmetler üretmek yerine üretilen tüm hizmetlerde engellilik perspektifinin anaakımlaştırılmasını sağlarız ve ayrımcı uygulamaların da son bulduğunu görürüz.

Son olarak… Fonlar ve hibeler sayesinde devam eden engelli bireylere yönelik pek çok proje vardı. Pandemi süreci uzar ise bu projeleri nasıl etkiler? 2021’e dair öngörüleriniz nelerdir?

Projelerin dinamik yapıları olduğunu düşünüyorum. Çoğu proje yürütücüsü, gelişen sürece adapte olmak için içeriklerini değiştiriyor, uyarlıyor. Bu proje hibe sağlayan donör kuruluşların çoğu da bunu destekliyor. Ben bir şekilde suyun yolunu bulacağını düşünüyorum. Ama burada dikkatini çekmek istediğim bir başka durum var. Engelli bireyler için üretilen hizmetlerin hep proje tabanlı olması. Bu durum, hizmetlerin sadece proje süresince üretiliyor olmasına sebep oluyor ve sürdürülebilir kalıcı hizmetlerin oluşmasını engelliyor. Uzun vadeli, yerleşik çalışmaların yapılıyor olması gerek ki engelli bireyler bu hizmetlerden hep faydalanabilsin.