Dünyada ilgiyle izlenen ve 16 yaşındaki Aspergerli Christopher Boone’un hikayesini anlatan tiyatro oyunu “Süper İyi Günler”i Türkçeye uyarlayan yönetmen Nedim Saban ile buluştuk.

Otizmle ilgili bir oyun fikri nasıl gelişti? Otizmden haberdar mıydınız? Yoksa oyunla birlikte mi bu dünyayla tanıştınız?

Aslında biz Türkiye’de bundan yaklaşık 15 yıl önce yine otizmle ilgili “Babamla Dans” diye bir oyun yapmıştık. Bir İsrailli yazarın tek kişilik bir oyunuydu. Oyun, babasını kaybeden birinin hikayesiydi. Ama tabii “Süper İyi Günler” oyun olarak benim çok ilgimi çekti. Bir de tesadüf oldu. Bazı arkadaşlarım “Londra’da muhteşem bir oyun var, mutlaka izle” dedi. Birkaç defa oyuna ulaşmaya çalıştım bulamadım. Tam oyunun bittiği gün Londra’ya gittim. Oyunu kaçırınca turneye gitmeye karar verdim. Gerçekten oyuna vuruldum. Çünkü çok farklı bir bakış açısı. Otizmi duyuların içinden anlatan bir oyun. Bu da çok özel bir anlatım biçimi.

Oyun ilk olarak National Theatre’da gösterime başladı. Dünyada Hong Kong, Avustralya gibi yüksek teknolojinin olduğu ülkelerde ve birkaç yerde daha böyle üç boyutlu efektler kullanılıyor. Türkiye’de de aynı şekilde olması bir mucize. Görsel tasarım Tufan Dağtekin’e ait. Başka ülkelerde daha küçük prodüksiyonları var.

 

Bu teknoloji olmasaydı oyun aynı etkiyi verir miydi?

Vermezdi. Çünkü bence otizmi anlayabilmek için gerçekten o bireylerin algılarını bilmek lazım. Bu oyun için danıştığımız Prof. Dr. Barış Korkmaz, “Bana öyle sorular soruyorsunuz ki, size yanıt verebilmek için beyinlerinin içine girmem lazım” dedi. Çoğu konuşmuyor, evet beyinlerinin içine de giremiyoruz ama algılarının içine girebiliriz. Yani birdenbire biri çok tiz bir ses çıkardığı zaman onların kafalarında ses nasıl büyüyor, bu etkiyi ancak bu görsellerle ve teknolojiyle verebiliriz.

 

Ve seyirciye de bu duyguyu ancak bu şekilde geçirebilirdiniz…

Evet çünkü zaten 6 oyuncu arkadaşımız Christopher’ın iç dünyasında oynuyor. İç dünyasındaki sayılar oluyorlar, korkular oluyorlar. Bazen Christopher’ın algısı oluyorlar. Tabii Orçun Okurgan’ın koreografisi de buna çok yardımcı oldu. Belki sadece koreografiyle de yapabilirdik ama teknoloji işimizi kolaylaştırdı.

 

DİJİTAL GÖRSEL TASARIM BİR İLK

Yeri gelmişken Süper İyi Günler’in tiyatroya getirdiği teknolojik yenilikten de bahsedebiliriz…

Sahnede 80 metrekarelik bir LED ekran var. Bu ekran için 12 ay süren bir çalışma yapıldı ve bu çalışmaya göre Christopher’ın duygularını anlatabilecek, üç boyutlu, bir görsel tasarım yapıldı. Bu görsel tasarımda yer efektleri başka oluyor, duvar efektleri başka oluyor. Sayılar birdenbire gelip size çarpabiliyor.

Bir de tabii çok önemli bir şey var: Bizim yaptığımız bir araştırmada otizmin aslında algılar üstünden olması. Mesela çocuğun kırmızı rengi sevmesi ve o kırmızı arabalar üzerinden mutluluğu tanımlaması. Bu oyunun çeviri sürecinde çalıştığımız Asperger Sendromlu Mesut arkadaşımız muhteşem araba çizimleri olan bir çocuk ama konuşmuyordu. Ben de çeviride çok zorlandım. Konuşmayan bir bireyi Türkçe ile konuşturmanız gerekiyor. Bunu nasıl yapacaksınız? Dolayısıyla bir gün ona sordum: “Mesut sence bugün ne renk?” . Bir anda yüzü aydınlandı ve “Şimdilik turuncu” dedi. Şimdilik orada önemli. Demek ki bu çocuğun dünyasında renkler günleri tanımlayabiliyor. Dolayısıyla bir gün onun için bir rengi ifade ediyor. Yine oyunda müziği görmekle ilgili bir şey var.

Tohum Otizm Vakfı ile işbirliğiniz nasıl gerçekleşti?

Oyunu bulduktan sonra vakıf başkanına gittim ve onların da yıllardır bu romanı eğitim müfredatına aldırmak istediklerini öğrendim. Biliyorsunuz bu roman çeşitli ülkelerde okullarda okutuluyor. Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın Asperger Günü’nde düzenlediğimiz panelde söylediği şey de şuydu: “Otizmi anlatmaya gerek yok, insanlar bu oyunu seyretsin, anlayacaklardır” Bizim tabii şu andan sonraki hedefimiz; bütün okulların, öğrencilerin, gençlerin bu oyunu keşfetmesi. Çünkü bu oyunda duygu sömürüsü yapmadığımız gibi şunu soruyoruz: “Neden benim Christopher gibi bir arkadaşım yok?” Oyunun mesajı bu.

 

HERKESİN BÖYLE BİR ARKADAŞI OLMALI

Peki Christopher gibi bir arkadaşımızın olması neden önemli?

Çünkü farklı düşünen bireylere toplumda tahammül yok. Christopher da farklı düşünüp farklı algılayabiliyor. Yüksek teknolojinin getirdiği, herkesin her şeyi aynı anda algıladığı ve aynı şeyden mutlu olduğu bir çağdayız. Hani Abidin Dino demiş ya “Bana mutluluğun resmini çizebilir misin?” Çizdik işte. Son model bir cep telefonu! Ama Christopher’ın başka bir mutluluk modeli var. Bunun dikkate ve kaale alınması gerekiyor.

Bu oyunun sosyal farkındalık açısından tek dezavantajı; savant sendromu. Einstein’lerin, Mozart’ların taşıdığı söylenen sendrom. Christopher, toplumun yüzde 5’ini oluşturan bir bölümde yer alıyor. Öte yandan tuvalet ihtiyacını bile gideremeyen birçok otizmli çocuk sahibi aile var. Onları anlatmayıp, burada daha bir ideal bir hikayeyi anlatıyoruz. Aslında “Yağmur Adam” gibi idealize edilmiş biri var ama Christopher böyle bir çocuk, dahi! Her şeyi sayılara çevirebiliyor. Sizinle konuşurken birden bire siz onun için bir sayıya dönüşebiliyorsunuz. Tüm dünyayı asal sayılar üzerinden tanımlıyor.

Biraz daha açar mısınız? Christopher Boone nasıl bir karakter?

Yalanı anlayamıyor. “Annem yalan söylemediğim için bana iyi bir insan olduğumu söylerdi. Ama ben iyi bir insan olduğum için değil, yalan söyleyemediğim için yalan söylemem” diyor. Mesela ona “Sen farklısın” dedikleri zaman “Nereden biliyorsun?” diyor. “Torunumdan farklısın” dediklerinde, “Hayır ben farklı değilim. Sadece torununuzdan farklıyım” diye cevap veriyor. Genellemelerden nefret eden bir çocuk. Dolayısıyla bütün klişelere karşı çıkan bir oyun ve sahneleme biçimiyle de Türk tiyatrosunda büyük bir yenilik başardı.

 

ÇOCUKKEN HİPERAKTİFTİM

Sizin çevrenizde otizmli, aspergerli ya da farklı gelişim gösteren bireyler var mı?

Mesela ben küçükken hiperaktif bir çocuktum. Hiperaktivite de otizme çok yakın. Gençken bana verilen ilaçlar, hiperaktiviteyi dengelerken yaratıcılığı da yok etti.  Tabii o dönem bunlar tanımlanmamış kavramlardı.

Mesela enteresandır, bu oyunun ilk biletini Aspergerli bir birey aldı. 37 yaşında, İstanbul’da yaşayan bu kişi, televizyonda oyunun tanıtımını görmüş ve gişeye gelmiş. Gişeden beni aradılar. Biz o sırada provadaydık. O gelince bizim ekip çok heyecanlanmışlar. Çünkü biletleri daha satışa çıkmamıştı. Bizim oyun 5 Ocak’ta başlayacaktı, fakat geç bir saatte bitecekti. “6 Ocak’ta gelebilirsin, daha makul bir saatte oynuyor” dedik ama 5 Ocak’a takmıştı. Sonunda 6 Ocak 17.00’deki oyuna geldi ama ikna etmek zor oldu. Siz onun fikrini kesinlikle “Oyunun saati böyle” diye değiştiremezsiniz çünkü dünyaya öyle bakıyor.

Bir de şöyle bir şey var. Oyunda duygu sömürüsü olmadığı gibi Christopher’a acımıyorsunuz. Hatta çok ilginçtir seyirci oyunun ilk başlarında biraz gülmekten korktu. Hayır birine gülmek değil, biriyle gülmek bu. Bizim derdimiz 2 buçuk saat boyunca “Gel de dünyaya Christopher’ın gözünden bak” demek. Aslında bu sıradan bir oyun değil, seyirciye bir deneyim vadediyoruz.

Oyunun sahnelenmesi ne kadar zaman aldı?

İki buçuk yıl, son 3-4 ayına oyuncular da dahil oldu. Bir sene boyunca çok değişik saatlerde okula gidip, öğretmenlerin çocukları karşılayışını gördük, velilerle tanıştık, öğrencilerle satranç ve isim-şehir oynadık. Gözlemlemek değil onların yaşamlarından bir kesit sunmak… Doğru soruyu sorabilmek için bu çocuklarla vakit geçirdik. Tabii hiçbir tiyatronun böyle bir şansı yok. Hiçbir projenin hazırlığı iki yıl sürmez. Atıyorum Ağustos’ta oyunu seçersiniz, Ekim’de oynamak zorunda kalırsınız. Burada güçlü sponsorlarımızın olması, Tiyatrokare’nin diğer oyunlarının iyi gidiyor olmasına güvenerek çok uzun bir araştırma süreci geçirdik. Gönül isterdi ki projeyi ödenekli tiyatrolar kabul etsin. Çünkü oyun için belli bir zaman ve kaynak sağlıyorlar. Ama prodüksiyonun büyüklüğünden dolayı birçok ödenekli tiyatro çekindi. Şu anda yapılması gereken bütün okulların bu oyuna gelmesi. Bir de bazı gösterimlerden sonra söyleşi yapabiliyoruz. Bu değerlendirilmesi gereken çok önemli bir fırsat.

 

EMİR BENİ ÇOK İYİ ANLADI

İnsanlardan ne tür tepkiler alıyorsunuz?

Çok ilginç dönüşler geliyor. Amerika’da çok aydın bir aile ama anneyle baba otizmi çocuğa konduramıyorlar. Bir şeylerin ters gittiğini ilk büyükanne fark ediyor. Fakat anne baba “Karışma çocuğumuza!” diye ona kızabiliyorlar. Amerika’da bile geç kalabiliyor. Bu 20 yıl önce ülkemizde de bir Amerikan hastalığı gibi görülmüş. Otizmin bir hastalık olmadığını da anlatmak, bir spektrum ve davranış modeli olduğunu topluma anlatmak zorundayız. Biz de bunu nasıl yapıyoruz? Christopher’ın çevresindeki insanlarla… Mesela öğretmeni oynayan Didem İnselel, biraz da sosyal sorumluluk olarak otizmli bireylerle çalışmış, dramalar yapmış. Doğal olarak tatlı bir yaklaşım sahibi öğretmeni canlandırıyor. Ama ona “Hayır daha sert olmalısın. Bu senin düşündüğün öğretmen modeli değil” dedim. Başroldeki Emir Özden’e gelince tabii çok büyük bir yetenek. İlk önce romanı okudu, sonra bir yerde buluştuk ve ben kitapla oyunu harmanlayarak, 10 dakika boyunca ona otizme bakış açımı anlattım. Bir hafta sonra provaya geldiği zaman Emir de öyle bakabiliyordu. Emir bir yönetmenin her istediğini yapabilecek yetenekte, empati kurabilen bir oyuncu. 23 yaşında olması büyük avantaj çünkü Christopher genç bir çocuk. Öyle olmasaydı bile ne yapmak istediğimizi çok net anlayabildi.

GENÇLERİ OYUNA BEKLİYORUZ

Seyirci profiliniz nasıl? İstediğiniz kitleye ulaşabiliyor musunuz?

Bizim genç seyirciye ihtiyacımız var. Neden? Bizim Tiyatrokare’nin klasik seyircisi 1/59 oranını bilmeyebilir ama otizmle ilgili az çok bir farkındalığı var. Bu oyun için yeni seyirci görmek istiyoruz. Özellikle gençlerin oyundan sıkılmayacaklarını ve telefonlarıyla oynamayacaklarını garanti edebilirim. Çünkü artık onlara bırakın 60 dakikalık bir perde seyrettirmek, 60 saniyelik video izletmek bile zor. 15. saniyede videoyu terk ediyorlar. Dolayısıyla bu oyuna geldiklerinde terk edemedikleri bir dünya ile karşılaşacaklar. 13 yaşından itibaren her gencin izlemesi gereken bir oyun. Bununla ilgili bir akademisyenden e-posta aldım: “Ben bir eleştirmenle oyuna gelecektim ama son dakika işi çıktı, 12 yaşında bir çocukla geldim. Hiç telefonuna bakmadan 60 dakika boyunca baştan sona oyunu izledi” dedi. Bir de öykünün de güzel bir yanı var; bir aile öyküsü.

Sizce sanat, “sosyal sorumluluğu” misyon edinmeli mi?

Hayır. Bence topluma bir iyilik mesajı vermeyi sanata yüklemeyelim. Picasso Guernica’yı yaptığı zaman zaten savaş karşıtı en güçlü şey olmuş ama bir sabah oturup savaş karşıtı bir oyun yazayım dediğiniz zaman o sanat olmaz, görev olur. Daha da ilginci mesela iyi Othelloları seyrettiğim zaman dünyada, tutan Othello prodüksiyonlarının sebebi Diego’nun yani şeytanın güçlü olmasıdır. Yani seyirci de kötülüğe meyilli. Yalnızca 20. yüzyılda değil kötü her zaman daha çekici. Sanat dualiteyi barındırdığı için zaten o dualite seyirciyi bir yere çeker. Ama her oyunun mutlaka bir sosyal sorumluluğu veya farkındalığı olmak zorunda değil. O zaman söylediğiniz cümlelerle bir farkındalık yaratırsınız. Bütün oyundan otizmi çıkarın: bir eşcinsel, kadın ya da okumak isteyen bir kız çocuğu koyun fark etmez. Çünkü farkında olan herkes aslında Christopher Boone’ı içinde taşıyor. Bu çok önemli. Siz sanatta bir kadın karakteri yarattığınız zaman aslında onu evi kocasına bağımlı gösterirsiniz. Yönetmen olarak kocasını beklerken ütü yaptığın gösterirsiniz. O imaj topluma başka bir şey veriyor, kocasını beklerken kitap okuması başka bir imaj veriyor. Böyle duyarlılıklar ve hassasiyetler sanatçıda olmak zorunda ama illa asal doğruyu, iyiliği bulmak görevi değil.

 

FARKLI BAKIŞIMIZI YİTİRİYORUZ

Bu oyun size sanatçı anlamında neler kattı?

Bunu başıma gelen bir olayla anlatayım: Oyunu ben çevirdikten sonra gelen bir e-posta beni çok şaşırttı. Amerika’da yaşayan Aspergerli bir bireyin annesi oyunu izleyemediği için oyunu ona gönderdim. İzledikten sonra “Christopher çok şanssız bir çocuk” dedi. “Niye öyle söylüyorsunuz? Bence çok şanslı, toplumun yüzde 5’lik kısmında.” diye yanıtladım. “Hayır matematik sınavını kazanıyor ama hiçbir zaman bunun farkında olmayacak” dedi. Bu beni çok düşündürdü. Dolayısıyla bana otizmle ilgili iki oyun daha gelirse seve seve bunları da yönetmek isterim. Çünkü konu ilgimi çekti. Ve sanatçının otizmli dünyayla ilişkisi çok ilginç. Çünkü başka bir dünya. Biz sanatçılar olarak farklı bakmak zorundayız. Ama trafiktir, bilgi kirliliğidir biz de artık dünyaya farklı bakamıyoruz. Onun için otizm bana bir sanatçı olarak çok şey öğretti.