“Kar Pastası” 56. Berlin Film Festivali açılış filmi olarak 2006 yılında seyircisiyle buluşur. Kanada ve İngiltere ortak yapımı olan filmin yönetmeni Marc Evans’tır. Senaristi ise, Angela Pell.

Prof. Dr. Hayriyem Zeynep Altan yazdı.

Film üzerimde tuhaf bir etki bıraktı. Bu yazı, hem üslubuyla hem de içeriğiyle diğer yazılarımdan farklı olacak. Bunu, klavyedeki “k” tuşuna basarak beyaz sayfaya bıraktığım ilk harften beri biliyorum. Yıllardır metinlerle ve göstergebilimle yakından ilgilenen bir akademisyen olarak; insanın olası bir metinle buluşma zamanına ve biçimine hep kafa yormuşumdur. Ancak bir metinle buluşmanın etkisi hiç bu kadar doğrudan tezahür etmemişti günüme. Bir kaç gündür, bu köşeyi dolduracak yazım için; bu filmi izleme gayreti içindeydim. Bir gayrettir gidiyordu dolu dizgin. Ama ne hikmetse, film internet yüzünden donup duruyordu. Ne kadar sabırlı davransam da, filmin zamanıyla benim zamanım birleşip bir nehir gibi akamadı. Defalarca başladım izlemeye, hep bir yerinde kaldım. Hatta başka bir film arayışına bile girdim. Ancak yaradılıştan inatçı ve azimli biriyim. Ayrıca sezgilerim tekinsiz biçimde; zaman zaman elle tutulur bir cisim gibi yoğunlaşır ve benimle konuşur. Yolum otizm hikâyeleriyle kesiştiğinde, otizme karşı tuhaf bir sıcaklık hissettim. Belki de, bu hepimizin sahip olduğu ayrıksı yönlerimizin, diğerlerinin “tuhaf” diye etiketleyerek bastırdığı eğilimlerimizin ve zevklerimizin kabul görmesi için bir nedendi ya da bir fırsat. Otizme uzaktan, dışarıdan bakan biri olarak “kavramsal” düzlemde bir sempati besledim. Bu bakış, beni otizmin zorluklarına karşı elbette kör yapmadı. Bu kaçıncı hikâye size anlatacağım, doğrusu saymadım. Hepsindeki hayatlar çok zordu. Sonra birden fark ettim ki, hayat her birimiz için zordu. Zor, ama yaşanılası. Kar Pastası, tam da Şems’in “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir, diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” diyerek gölgelerimize işaret ettiği bir zamanda geldi. Hayat korona yüzünden bir süredir küçüldü, küçüldü ve neredeyse cebimize sığacak kadar daraldı bir çoğumuz için. Kimileri hayatını kaybetti, kimileri sevdiği bir kişiyi. Kimileri işlerini, kimileri yuvalarını. Herkes yitirdiği ya da yitirmekte olduğu bir şeyin yasını tutmak için; hayatının altıyla yüzleşmek için kapkara bir davetiye aldı sanki. Üstelik bu davete gitmemek gibi bir seçeneğimiz yoktu. Küresel bir sofraydı, bu. Herkesin bu uçsuz bucaksız masada bir yerinin olduğu bir kara şölen. Nasıl şölen? Dünya bir şölen yeridir. Doğmuş olmak ve orada olmak önemlidir. Bazen kapkara bulutlar gelir, sofranın üzerini örter.

Ülkelerin ve insanların yazgıları birbirine hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Hayatın anlamı “sokağın” dışlanmasıyla yalın bir biçime kavuştu. Herkesin düşü, isteği bir yılbaşı çamının altına bırakılan dilek kartlarında toplanmış gibiydi: Hayatta kalmak ve sevdiğimiz insanlara, şeylere sıkı sıkı tutunmak. Yüzleşmeler herkesin hesabına bir şeyler bıraktı. “Kanadına tutunup, uçarım ya!” dediğiniz ilişkiler; paranın öteki yüzü misali yabancılaşıverdi varlığınıza. Sevilenin yüzündeki ışıltı gitmişti. Bazılarınızın yıllarca aynı yastığa baş koyduğu adamın ya da kadının yerinde yeller esiyordu. Hayat alıştığınız ritimden çıkıp da duvara toslayınca ve aniden durunca; bakmayı unuttuğunuz yüzler karşınıza dikiliverdi. Dikilen kimse yoktu, diye sevinemediniz bence. Kimse yoktuysa aynasında kendinizi yakaladığınız; illa bir şey geldi ve size sizi duyurdu. Ben de bir baktım; hayatı belirsiz bir süre için İstanbul’dan uzaklaşan insanlardan biri oluvermişim. İstanbul vatanımdı ya, hiçbir zaman yuvam olmadı. Yuvayı bulmak kolay değildir; onu aramak bile başlı başına hayattır. Arıyoruz, arıyorsunuz belki. Hayat küçülünce, umutlar büyüyor. Eskiden sevdiklerinize dokunmak bu kadar da önemli bir şeymiş gibi gelmezken, şimdi çok önemli geliyor. Değil mi? Sarılmanın, birinin ellerini tutmanın, yüz yüze bakıp konuşmanın, dumanı tüten bir çayı ya da kahveyi “mesafe” diye bir şey olmadan birlikte yudumlamanın, biri tarafından anlaşılmanın derin içtenliği içinde süzülmenin ne kadar kıymetli olduğunu anımsadınız, yeniden biliyorsunuz. Ama dağılan düzeninizi yeniden nasıl kuracağınız endişesi sarmışken yüreğinizi, ne yöne doğru adım atacağınızı pek de bilemiyorsunuz. Bir işaret fişeğini, sevgi dolu bir çağrının yumuşak tınısını bekliyorsunuz sanki. Bir şey, bu uzun tünelden çıkmak üzere olduğunuzun haberini versin istiyorsunuz. Ve ihtiyaç duyduğunuz güveni ve sıcaklığı içinizde yeniden bulmak. Koşmak kolaymış. Ya böyle aniden durmak? Kar Pastası da hayatın aniden durmasının hikâyesi.

Film, “Kuzey Ontario’da güzel bir bahar günü” diyen bir uçak anonsuyla başlar ve orta yaşlarda bir erkeğin yüzünün; minik uçak penceresindeki gün ışığıyla değişmesine tanıklık ederiz. Adamın yüzü bir ara, gölgede kalır ve parmakları arasında genç bir erkeğin fotoğrafını gezdirir. Profildeki yüz, film müziği ve gökyüzünün mavisi; gölgesi içinde kaybolmuş bir adamın hayatına davet eder bizi. Soğuk bir davettir, bu. Tıpkı korona gibi. Müzik, kozmik bir dayatmayla bir yüzleşmenin yaşanacağını duyurur sanki. Yönetmen izleyiciyi belirsizlik ve tedirginlikle besler. Ardından filmin adı (Kar Pastası) beyaz harfler içinde görünüp kozmik kar tanelerine dönüşür ve sayfadan sırayla dökülür. Kar imgesi ve karın süslemeler biçimindeki kozmik imgesi tüm anlatı boyunca çeşitli biçimlerde karşımıza çıkmayı sürdürür. Yönetmen kar tanesinin biricikliği ile insan denen varlığın eşsizliği arasında kurmuş olduğu bağa sıkça gönderme yapar. Filmin tek bir olay üzerinden akan yapısı; bu simgesel akışla zenginleşir. Ardından hızla bir kamyon geçer ekrandan ve bir mola yerinde; Alex ile Vivien karşılaşırlar. Vivien, Alex’in masasına oturup konuşmaya başlar ve yazmak istediği bir romandan söz eder. Alex’in tek isteği ise, rahat bırakılmaktır. Alex bir süre sonra masadan kalkar, Vivien’i hiç istemese de arabasına almak zorunda kalır. Otostop yapan, genç bir kızın zarar görmesini istemediği için. Birlikte yolculuk yapmaya başlayan bu iki insan, yol ilerledikçe gerçek bir diyalog kurarlar. Alex ona birini öldürdüğünü itiraf eder. Vivien meraklı sorularıyla Alex’in özel hayatını masaya yatırır. Bu arada kendisi hakkında da pek çok şey öğreniriz: Vivien, otizmli bir anneye sahip; hayat dolu, yaşama sıra dışı gözlerle bakan, 16 yaşında bir genç kızdır. Özellikle Mc Donalds hamburgerlerini ve patates kızartmalarını arabada konuşarak yerken oldukça eğlenirler. Durdukları ikinci mola yerinde, Vivien annesine müzik çalan parıldaklar alır ve bunların onu çılgıncasına mutlu edeceğini söyler. “Her şey yolunda” şarkısıyla coşku içindelerken, bir tır ansızın arabaya çarpar ve kızın ters dönen araba içinde sıkışarak öldüğünü anlarız. Film, bu ölümle birlikte; Vivien’in otistik annesinin hikâyesine kayar. Çok geçmeden Alex’in sırrı açığa çıkar ve sormadan edemezsiniz: Vivien, masasına oturacağı kişiyi seçerken ne kadar özgürdü? Alex’in bir araba kazasında kaybettiği oğlunun yasını ve ona çarpan adamı öldürmekle birazcık uslanan öfkesini ve acısını görmüş olabilir miydi? Alex’e; konuşmaya ihtiyaç duyan biri olduğun için yanına oturdum, demişti. Anlaşılan o ki, Vivien; Alex’in yüzleşilmemiş karmik aynasına o mola yerinde girivermişti.

Alex’in ciddi bir sorumluluk duygusuyla, Vivien’den kalanları annesine teslim etmesiyle, anlatıda yeni bir evre başlar. Otizmli bir anneyle karşılaşırız. Linda, kızının ölümünden söz ederken soğukkanlı görünür gözümüze. Çünkü duygularını bizim alışık olduğumuz biçimde göstermeyi bilmez. Otizme has durumları hemen tanırız: Polisin geldiği tam saatin dile getirilmesi, başkalarıyla mesafeli olma ihtiyacı, evdeki kişisel alanlara aşırı bağlılık, kusmuk, çöp, leke gibi şeylere karşı aşırı duyarlılık, sınırların ihlali söz konusu olduğunda çılgıncasına bağırma tepkisi ve parlak, ışıldayan, hareket halindeki cisimlere, ışığa karşı yüksek bir ilgi. Linda, kendisini az çok tuhaf bulan kasabalılara karşın; kendi başına yaşayabilmektedir. 3 yıldır kızıyla birlikte yaşamaktadır. Annesi ve babası onun özgürlük ihtiyacına cevaben bu evi onun için satın almışlardır. Şimdi Vivien’in ani yokluğu, onun için ciddi bir değişim demektir. Alex başlarda bu tuhaf kadınla doğru iletişimi kurmakta zorlanır. Alex’i onun dünyasına kazandıran şey, o parıldaklardır. Böylece eve girer ve evin kurallarına boyun eğer. Alex bu kazanın onda yaktığı suçluluk ateşini paylaşmak isterken; Linda’nın kendi öncelikleriyle biçimlenmiş olan iç dünyası buna pek izin vermez. Bu noktada Alex’in imdadına kapı komşusu Maggie yetişir. Vivien’in köpeğini gezdirme bahanesiyle etrafta dolaşırken bu çekici kadınla tanışır. Maggie rahat tavırlarıyla Alex’le kolay iletişim kurar. Uzun ilişkiler konusunda başarısız, dul bir kadındır. Bu cinsel yakınlık ve dostluk her ikisine de iyi gelir. Alex’in cenaze işlemlerinde Linda’ya yardım etmeyi kabul etmesiyle, bu bir kaç günlük süreç; bu 3 insanı tuhaf biçimde birbirlerine yaklaştırır. Sanki Alex, şimdiye kadar birbirlerine sempati beslemekte zorlanan bu iki kadının arasında gizli bir bağ oluşturur. Üstelik uzun yıllardır hapiste yatmış, duygularıyla bağ kurmayı hiç denememiş kendisi için de bu iki kadının varlığı ona şifa getirir. Linda ile sıradışı, Maggie ile olağan ama derin bir ilişki kurar. Anlatıdaki kimi simgeler bize ilişkiler hakkında çok şey söyler. Örneğin; Linda’nın karlar üzerinde kendinden geçerek kar yediği bir sahne, insanı beklenmedik biçimde gülümsetir ve bence bundan söz etmeye değerdir: Alex, Linda’nın zevk mi aldığına yoksa acı mı çektiğine uzaktan bakarak karar veremez, yanına gider. Linda ağzında karlar erirken, iki büklümdür. Alex’e dönüp her zamanki ciddiyetiyle sorar: “Hiç orgazm oldun mu?”. Alex de “Olduğum zamanlar olmuştu,” der. Linda, kızı Vivien’den öğrenmiştir bunun nasıl bir duygu olduğunu. Vivien ona ağzında karların erimesinden daha hafif bir şey, demiştir. Linda’nın karla kurduğu bağ tüm hikâyenin derin yapısını oluşturur. Kar, onun hayata dokunma biçimidir sanki. Evi kar imgesiyle doludur. Ayrıca Linda’nın görünenin aksine, sıra dışı bir yeteneği vardır: Yazarlık. Kelime oyununda kazanan olmak için, uydurduğu bir sözcüğün etrafında dolanarak öyle bir anlatı kurar ki; Alex, “Kamaşanzi” adındaki bu uyduruk sözcüğün büyüsüne kapılmaktan kendini alamaz. Yine de, aralarında kurulan bağ; Alex’in kendi hikayesini paylaşmasına bir zemin oluşturamaz. Alex’in bir sır olarak sakladığı oğluyla ilişkisini ancak Maggie’yle sohbeti sırasında öğreniriz. Alex, bir oğlu olduğunu bir mektupla öğrenmiştir ve oğluyla buluşmaya giden yolculuk; oğlunun bir trafik kazasında ölmesiyle yarım kalmıştır. Tanımadığı oğlunun ani kaybı, onu bir katil yapmıştır. Oğlunun ölümüne sebebiyet veren içkili şoförü bulup öldürmüştür. 22 yıl öncesinde yaşanan bu travma, Vivien’in benzer ölümüyle yeniden tetiklenmiştir. Alex, hayatının anlamını elinden alan bu çifte kayba artık doğru yanıtı vermek zorundadır. Linda’nın evinin önünde, Vivien’in ölümüne neden olan şoförle karşılaşır. Adamın elinde bir demet çiçek vardır. Alex öyle öfke ve acıyla doludur ki, onun yalnızca Vivien’in acısını yaşamadığını; bugüne dek yüzleşmediği kendi oğlunun acısıyla da yeniden karşılaştığını anlarız. Sanki öldürdüğü şoförle yüzleşmektedir. Öldürmek yerine, onu bağışlayabilme olasılığıyla karşılaşmış gibidir. Adamı ve getirdiği çiçekleri aşağılar. Adam da suçluluk duygusunu azaltabilmek için onun tarafından dövülmeyi ister, onu kışkırtır. Alex’in tek yapabildiği onu durdurup ağlamaktır. Henüz kimseyi bağışlamaya hazır değildir. Kendini de bağışlamaz. Linda bu olanları pencerenin gerisinden izler. Alex geçmişinden kaçmak için koşar. Döndüğünde Linda’yı trambolinde zıplarken bulur. Linda, ona yalın biçimde Vivien’in ölümünün altından kalkmak zorunda olduklarını söyler ve onu yaşamın basit zevkleri içinde dinlenmeye, kaybolmaya çağırır: “Hadi, beni zıplat Alex!”. Alex ise; “Cenaze sonrası, anma için evini gelenlere açarsan, seninle oynarım,” der. Alex trambolinde zıpladıkça, Linda kendinden geçer. Sonra Alex ve Maggie’yi loş ışıklar içinde konuşurlarken izleriz. Alex yeniden kendisiyle ilişki kurabildiğini fark etmiştir. Bu iki kadının farklı yollardan onun ruhuna işlediklerini kavramıştır. Bunları Maggie’ye söylerken, aslında kendine söylüyordur. Bir sonraki sekansta, madeni paraya benzeyen bir parıldak bir tabakta döne döne titrer; etrafa hem güçlü bir ses, hem de bir devinimin titreşimini yayar. Giderek devini küçülür ve parıldak tabaktaki yerinde susar. Bu simgesel nesne, Vivien’in cenazesinden sonra her şeyin yerini bulacağını haber vermektedir. Linda, Alex’ten kendisine elleriyle dokunmadan çok sıkı sarılmasını ister. İhtiyaç duyduğu sıcaklığı Alex’in göğsünde bulmuştur. Ertesi gün kilisedeki cenaze töreni başlar. Linda’nın annesi ve babası, tüm kasaba halkı oradadır. Tören başlarken, içeri şoför girer. Alex ayağa kalkar, ona doğru yürür ve sonunda adamın elini sıkar. Bu davranış, onun kendisini bağışladığını duyurur bize. Yüzleşilmedik kimse kalmamıştır. Tören devam eder. Dedesi, Vivien’in yazdığı bir çocuk kitabını sesli biçimde herkese okur. “Erkek Kardeşim” adındaki bu hikayede 4 yaşındaki bir çocuğun farklı oluşundan söz edilmektedir. Bu kısa çocuk anlatısı akarken, kamera Linda’yı gösterir. Vivien, sanki bir erkek kardeş maskesi altında annesini anlatmaktadır. Anlatı şöyle biter: “Çoğu kişi, onun; benim yaptığım şeyleri yapamayacağını söylüyor. Olsun. O da farklı şeyler yapar. Bir gün bana ‘Seni seviyorum’ diyeceğini biliyorum. Belki bunu makarna tanelerini kullanarak yapar,”. Tören, Vivien’in sevdiği bir şarkının çalınmasıyla sona erer. Anma, Linda’nın evinde devam eder. Onca insanı evinde yiyip içerken izleyen Linda bu duruma zor tahammül eder ve sonunda müzik setini çalıştırır. İçinden geldiği gibi dans etmeye başlar. Kadının biri “Bu bir cenaze,” diyerek onu durdurmaya çalışır. Linda’nın annesi de o kadını durdurur. Linda’nın kızını dilediği gibi anmaya ve onu yaşamaya hakkı vardır. Müziğin ritmi giderek yavaşlar, yumuşar ve Linda’nın zihninde; karlı bir fonda dans eden Vivien belirir. Ve anlarız ki, onlar birlikte dans ediyorlardır. Linda zihnindeki yolculuktan dışarı çıktığında herkes gitmiştir. Linda çılgın gibi temizlik yapar. Ardından Alex gelir. Alex sırayla iki kadına da veda eder. Maggie, ona gideceği yerde huzur bulacağını söyler. Linda, bir şey söylemese de, Alex’e veda ederken üzgündür. Alex, Linda’ya buzlukta bir hediye bıraktığını haber verir. Aradan biraz zaman geçer, Linda’nın evi tıpkı eskiden olduğu gibi kendine ait düzenine kavuşmuştur. Ve Linda buzluğunu açtığında; Alex’in onun için yaptığı kar pastasını görür. Bir dilim keserek coşkuyla yemeye başlar. Ve tam o sırada Maggie, Linda’nın çöp torbalarını almak üzere eve girer. Eskiden bu iş Vivien’indir. Kısa bir süre Alex’in görevi olmuştur. Ve şimdi de Maggie bu işe talip olmuştur. Linda kar pastasını yemeyi sürdürürken, Maggie çöpleri gelen kamyona yükler. Bu sırada Alex, kaza yüzünden durmak zorunda kaldığı bu şehirden artık ayrılmak üzeredir. Dev bir kuş heykelinin açık kanatları altında başlayan buradaki hikâye, yine aynı kuşun kanatları altındaki güneş solarken tükenmektedir. Alex bu kuşa bakar ve kulağında Linda’nın “kamaşanzi” sözcüğü için uydurduğu hikâyeyi duyar. Hayatı anlamını bulmuştur.

Şimdi, filmi izlemeyi bitirdiğim o güne dönüyorum. Üzerimde kalan etkiyi anlatabilmek için:

Film bittikten sonra kendimi tuhaf hissettim. Nedendir bilinmez, o sabah kahvaltıyı bahçedeki uzun masa yerine, mutfak masasında yaptık. Ve ben açık mutfak penceresinin tam karşısına denk gelen sandalyeye oturuverdim. Hep oturduğum yerin dışında, başka bir yere. Sandalyenin boyu diğerlerinden biraz kısaydı. Üstelik manzaram da değişmişti. Bir anda fark ettim: Hayatımın içindeki yerim farklıydı. Öyle güçlü bir histi ki bu; onu yaşamaya devam edebilmek için gülmeye başladım. Gülme, kahkahaya dönüştü; kahkahalar kozmik bir fırtınaya. Aylardır süren; beni hasta eden, içimdeki yuvaya doğru adım atamama gerginliği boşanıvermişti. Herkesin bir kar pastası olmalı bu hayatta. Minicik bir bedel ödeyerek tadına bakacağımız bir kar pastası. Bizi olduğumuz gibi benimseyen ve sevebilen bir kalpten gerçek bir armağan. Bu, insanın kendi varlığını onurlandırmasıdır.