“Bu meslekte en ufak ilerleme ve gelişme gördüğün zaman en büyük mutluluğu tattığın zamandır,” diyen Zübeyir Aküzüm özel eğitim alanında öğretmenlik yapmasının yanı sıra özel gereksinimli bireylerle çocukluğunda tanışmış. On altı çocuklu bir ailenin oğlu olan Zübeyir Hoca, erkek kardeşi Yılmaz ile birlikte özel eğitimin hayatlarına nasıl girdiğini anlattı. 

Biraz sizi tanıyabilir miyiz? Zübeyir Aküzüm kimdir?  Özel eğitim alanında çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Diyarbakır Dicle doğumluyum, kırk  yaşındayım. On altı çocuklu bir ailenin dokuzuncu çocuğuyum. Açıkçası bizde özel eğitim ailede başladı. Benden ufak bir kardeşim var, ismi Yılmaz. O doğarken yaşadığı bir rahatsızlıktan dolayı yerinden hiç kalkamıyordu. Rahmetli babam da Sıtma Savaş’ta çalışıyordu ve kardeşimin sağlığı için kendi imkanlarıyla bir şeyler yapmaya uğraşıyordu. O dönem bizim orada ne fizik tedavi ne de rehabilitasyon vardı. Hatta o sıralarda bunlar büyük şehirlerde bile pek bilinmiyordu. Babam da yerinden hiç kalkamayan kardeşim Yılmaz’ı oturtup, etrafına battaniyeyi de sararak,  o şekilde oturmayı başardı. Daha sonra evin içerisinde top oynadığımızda, Yılmaz bize heveslenmeye başladı.

Beraber futbol mu oynuyordunuz?

Hayır ama o yerdeydi ve biz onun yanında oynuyorduk. Evimizin bir odası büyüktü. Yüklük dediğiniz yeri kale yapıyorduk. Biz kaleye geçiyorduk, Yılmaz da ayakları ile topa vuruyordu. Bazen onu eğlendirmek için maçta kendimizi yere atıyorduk ve bu onun da hoşuna gitmeye başladı. O top onu gayretlendirdi, yürümesine katkıda bulundu. Hala daha dışarı çıkarken elinde topu ile dışarı çıkar.

Öyleyse siz pekiştireci evde kendi imkanlarımızla keşfetmiş mi oldunuz?

Evet, futbolu kardeşim için bir nevi pekiştireç haline getirdik. Tabii bu sırada evde kırdığımız camların haddi hesabı yoktu. Garibim annem bu yüzden oklavayı da arada kafamıza indirirdi. Bu arada benden büyük bir avukat ağabeyim var. Onun da çocukken çok trajik bir durumu oldu.  Rahmetli babamın vurduğu bir iğne yüzünden sol ayağını kaybetti. Ondan da dolayı çocukluktan beri bizim evde özel eğitime ve engelli bireylere karşı bir hassasiyet vardır.  Kendi aramızda muhabbet ederken incitecek kavramlardan kaçınırız. Ben çocukken hatırlarım, bizim evin içinde sakat, engelli veya topal kelimelerini kullanmak kesinlikle yasaktı. Bazen yanlışlıkla biri kullandığı zaman annem hemen ceza yapıştırırdı. Kardeşlerim kendini farklı bir şekilde hissetmesin diye bu kavramlara hep dikkat ederdi.Tabii hayat sonradan da çok farklı şeyler yaşatıyor. Bir ablam da daha sonra felç geçirdi. Dolayısıyla evde fiziksel anlamda iki, zihinsel anlamda bir engellimiz oldu. Onlardan dolayı, ailemizde hepimizde  hassasiyet gelişti.

Kardeşlerinizin durumu insan ilişkilerinizi nasıl etkiledi?

Sosyal yaşamın içinde özel bireylere çok ilgimiz oldu. İnsanlar o süreçlerde özel bireylerin yanında gezinmekten rahatsız olurdu. Utanıp, çekinirlerdi. Ama biz öyle yapmadık. O biraderi halı sahaya gittiğimizde de götürüyorduk, pikniğe gittiğimizde de götürüyorduk. Kardeşimizi yanımıza alıp kahveye götürürdük mesela. Otururdu, bağırırdı, çağırırdı ama netice itibariyle herkes topluma ayak uydurmak zorunda değil. Bazen özel bir birey olduğu zaman toplumun da bireye ayak uydurması gerekiyor. Arada rahatsız olanlar da oldu ama onlar da sonradan bunun aslında çok güzel bir şey olduğunun farkına vardılar.

Peki insanlar nasıl tepki veriyorlardı kardeşinize?

Başlarda birazcık rahatsızlık duyuyorlardı. Fakat sonra baktılar ki, bunun da kendine has orijinal bir güzelliği var. Bu sefer insanlar yanına gelip kardeşimle ilgilenmeye başladılar. Netice itibariyle başkaları rahatsız olur diye çekinip kardeşimin yaşamında hiçbir şeyini aksatmadık. Toplumun tekçi bir bakış açısı var. Saygılı olan, yerinde oturan, sesini çıkartmayan insanları daha çok seviyor toplum. Bazen aykırı tipleri de topluma adapte etmek lazım. Farklı bakış açılarını topluma kabul ettirmek lazım.

Toplumun kardeşinize bakışı sizi hiç etkiledi mi?

Olumsuz anlamda etkilemedi. Hiçbir zaman kardeşimden  gocunmadım. Rahatsız olmadım. Hatta bizim ilçede bir Emin’imiz vardır. O da mental biridir. Çok da sosyal bir insandır. Pikniğe giderken onu da götürürdük. Onunla her türlü etkinliğe gittik. Mesela kahvede saatlerce yanımızda otururdu. Muhabbet ederdi, dinlerdik. Şimdi ben bunun özellikle orta düzeydeki zihinsel çocuklarda gerçekten  önemli olduğunu fark ediyorum. Onunla oturduğunuzda, ona kayda değer olduğunu hissettirdiğinizde o da bir birey olduğunu hissediyor. Arada müthiş derecede bağlar oluşabiliyor.

Kardeşinizin haricinde ilçenizdeki Emin ile de aranızda böyle bir bağ oluştu mu?

Evet, Emin ile de aramızda çok büyük bir bağ oluştu. Mesela ben İstanbul’a taşındığım zaman Emin bazen başkalarının telefonundan beni arıyordu. Sırf benimle iletişime geçmek için kendine Facebook’ta Messenger açmıştı. Bazen de onun üzerinden bana yazıyordu. Halen memlekete gittiğimde beni gördüğü zaman sevincini anlatamam.

Özel çocuklarla nasıl iletişim kurmamızı tavsiye edersiniz?

Siz önemsediğiniz ve değer verdiğiniz zaman aradaki gönül bağı kuruluyor. Bunun kilit noktası dışlamamak ve ötekileştirmemektir. Bu çocukların en büyük sıkıntısı birey yerine konulmamak. Anlamayacaklarının ve hissetmeyeceklerinin düşünülmesi. Aslında bakarsanız, hepsi anlayışı açık çocuklar. Özel bir bireye değer verdiğiniz zaman bunu hissederler. Sözlü ya da sözsüz aranızda bir muhabbet kurulur.  Fakat toplumun da en büyük sıkıntısı kişiyi birey olarak görememesi. Birey olarak var olmayı başaramayanlar, bir süre sonra ya toplumun içinde silinip yok oluyor ya da başka bir baskı altına girip kendini var etmeye çalışıyor. Bu da aslında dünyanın genel sıkıntısı.

Ağır mental durumda olan yetişkin öğrencileriniz olduğunu ve uzun yıllardır beraber çalıştığınızı biliyorum.  Onlarla iletişiminiz nasıl?

Mesela Yusuf isminde bir çocuğum var. Çocuk diyorum ama aslında yirmi yaşlarında. Konuşması pek yok. Dışarıda Yusuf ile iletişim kurmayı beceremeyen biri belki der ki, Yusuf ile zaman geçirmenin hiç anlamı yok, çünkü bu oğlan hiçbir şeyden anlamıyor. Yusuf ile iletişim kurmayı beceremeyenin kendisi olduğu, buna çaba harcamadığı aklına bile gelmez. Ama ben Yusuf ile iletişim kurmak için emek veriyorum. Onun hoşuna giden şeyleri önemsiyor, ona değer verdiğimi gösteriyorum. Bu da karşılıksız kalmıyor. Beni gördüğü zaman çocuğun gözleri gülüyor. Eğer ötekleştirdiğimiz bu bireylerin iç dünyasına girmeyi başarabilirseniz, ondaki sadakati ve vefanın karşılığını görebilirsiniz. Tabii görmek isteyen insanlar için.

Küçük yaştaki öğrencileriniz ve yetişkin öğrencileriniz arasında nasıl bir fark var?

Çocuklar ile çalışırken biraz daha yönergelerle ve net komutlarla çalışıyoruz. Onları kurallar çerçevesinde yönlendiriyorum. Ama yetişkin bireyleri daha çok arkadaş gibi görmeye çalışıyorum. Yetişkin özel bireyler, toplumda kendilerini ifade etmekte çok sıkıntı yaşıyorlar. Ben de özellikle onları rahatlatacak önlemler almaya çalışıyorum. Mesela dayısının yanında kafede çalışan bir öğrencim var. Gerçekten çok marifetli bir çocuk. Bir gün iş yerine gittim. Oturdum onu izledim. Yaptığı işi, başardığı şeyleri takdir ettiğimi hissetti. Birilerinin de zaten onu bir şekilde takdir etmesi lazım ki bir motivasyonu olsun. O nedenle yetişkin öğrencilerimle dışarıda da görüşmeye gayret ediyorum.

Hiç yorulmuyor musunuz hocam? Böyle yaşamak çok zor değil mi?

Emin olun insanlık namına en ufak bir fayda sağladığım zamanlar en fazla haz aldığım iş bu oluyor. Benim Diyarbakır’daki hayatım da böyleydi. Orada da diğer öğretmen arkadaşlarımızla köylerde çalışırdık. Köyde özel eğitime başlayan çocuklar, batıdaki çocuklara göre eksi üç ile başlıyordu. Biz bazen ders aralarında, bu çocukları okuma yazma öğretiyorduk. Bu meslekte en ufak ilerleme ve gelişme gördüğün zaman en büyük mutluluğu tattığın zamandır. Öğretmenlik mesleğinde yaşayabileceğim en büyük doyum budur.

Tanı aldıktan sonra parçalanan, özellikle de ailesinden kopan babalara ne yazık ki sık rastlıyoruz. Hemcinsiniz olan o babalara bir şey söylemek ister miydiniz?

Ben o babalara yıllar önce özel eğitimde bir müdürümün bana söylediği bir şeyi söylemek istiyorum… İnsan hayatta hep güzel planlar kurar. Mesela Maimi’ye bir tatile gitmeyi planlarsınız. Buradan uçağınıza binersiniz. Uçak rötar yapar Afrika’nın çöllerine inmek zorunda kalırsınız. Bir süre oranın yaşam koşullarına ayak uydurmak zorunda kalırsınız. Sonuçta bu hayatta her şey güzellikten ibaret değil. Zorluk ile güzellik kardeştir. Her ne kadar güzellikler hayal ediyorsanız da, zorluklar için de mücadele etmek zorundasınız. Babalar koşullara ayak uydurma konusunda çok zayıf karakterli olabiliyorlar. Özellikle bizim toplumda çocukların yükü haddinden fazla anneye bırakılıyor. Oysa baba sorumluluğu yüklenmek konusunda biraz daha vicdanlı davranabilirse aşılmayacak sorun yok. Ben de bu konuda hemcinslerimden çok şikayetçiyim. Vicdansızlık had safhada.  Görüyoruz annelerin yüzde 70’i- 80’i bu yolda tek başına mücadele ediyor, özel eğitim kurumuna hep tek başına geliyor.

Evet, bu gerçekten çok can acıtıcı bir gerçek. Umarız bu tablo değişir. Peki, çocuğu yeni tanı alan ailelere ne tavsiye edersiniz?

Benim tavsiyem hayatın mücadele olduğunu kimsenin unutmaması. Bu mücadeleyi kestiğiniz zaman zaten hayatın içinde kaybolup gidersiniz. İlk tanı aldığınız zaman çok karamsar olmayın. Ben emeğin kutsallığına inanıyorum. Emek verdiğiniz her şeyin karşılığını bir yerde alıyorsunuz. Evlattan öte hiçbir şey yok. Benim şu anda çocuğum olmamasına rağmen bunun ne kadar kutsal bir şey olduğunu beraber çalıştığım çocuklarda görüyorum. Belki de çocuğumun olmamasının sebebi sevgimi çocuklara çok fazla vermemden dolayıdır. Üç yıldır evliyim, çocuk düşünüyorum ama Allah nasip etmedi. Acaba bundan mı kaynaklanıyor diye düşünmüyor da değilim.

Zübeyir Hoca’nın öğrencisi ile konuştuk…

Dikkat eksiliği sorunu ile özel eğitime devam eden M.A. (18) bize yaşadıklarından bahsetti.

Dikkat eksikliği problemin olduğunu ne zaman fark ettiniz?

M.A: İlkokul birinci sınıfa gittiğim zaman.

Ne yaşadın birinci sınıfta?

M.A:  Çok korkuyordum. Hoca ile hep kavga ediyorduk. Sıraları hep dağıtıyordum. Okuldaki ilk yıllar çok kötüydü.

Dikkatini toplayamadığın için mi yaramazdın acaba?

M.A: Evet, ondan olabilir.

Zübeyir Hoca ile çalışmaya başladıktan sonra neler değişti hayatında?

M.A: Dikkat eksikliğim, korkularım bayağı bir azaldı.

Şimdi bir otelde çalışıyormuşsun. Ayın elemanı seçilmişsin. Çok da üst düzey bir otel üstelik…

M.A: Evet. Usluluktan, terbiyeden bir de tabii çalışmamdan ötürü ayın elamanı seçtiler beni.

Zübeyir Aküzüm: Yaptığı hiç basit bir şey değil. Öyle bir güzel anlattı ki bana da geçen ay. “Hocam ben bu ay ayın personeli çıktım. Çok mutlu oldum,” dedi. Netice itibariyle hayatta böyle bir gerçeklik var, insan başardıkça ve öğrendikçe özgüveni artıyor.

Öğrencimde de onu gördüm. Tabiri caizse toplumun içerinde ötekileştirme olduğundan ifade özgürlüğünü yakalayamadığı için en büyük çekingenliği ve sıkıntısı oradan kaynaklanıyordu. Burada kendini rahat ifade etme ortamı sağladık. Bu da bir lütuf değildir. Bireyin hak ve özgürlüğüdür. Böylece öğrencimde de müthiş potansiyeller, cevherler ortaya çıktı.

Dikkat eksikliği gibi şeyler bazen iş ortamlarında keşfedildiğinde bunun üstüne oynayanlar da olabiliyor. Netice itibariyle her ortamda art niyetli insanlar olabiliyor. M.A da her hafta geldiğinde “Hocam üstüme geliyorlar!” diye dert yanıyordu. Ona “Sen sakin ol. Sen sakin oldukça, kazanacaksın,” diyordum. Ve sonunda işinde gerçekten çok iyi bir noktaya geldi. Bazen “Hocam kendimi tutamıyorum. Bu hafta kesin vukuat olacak,” diyor. “Yok oğlum sakin, sakın,” diyorum. “Bazen anlatabilmek için susmak gerekiyor. Bu susma hakkını kullan başka bir şey yapma,” diyorum ona.

Röportaj: Rana Zeynep Çömlekçi