Türk pop müziğinde 90’lı yılların en sevilen isimlerinden Aşkın Nur Yengi ile otizmi, müziğini ve anneliğini konuşmak üzere bir araya geldik.

Parin Yakupyan: Ben öncelikle size kısaca bizden bahsetmek istiyorum. Benim ikizlerim var, içlerinden birine otizm tanısı kondu. Hayatta ne zaman neyle karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz. 2 yaşında oğlum otizm tanısı aldıktan sonra da benim hayatım değişti. Ve bu işlerin içine girdim. 2014 yılında derneğimizi kurduk. Hem farkındalık oluşturmak hem ailelere doğru bilgiler vermek için yaklaşık iki yıldır dernek çatısı altında bir özel eğitim dergisi çıkarıyoruz. Siz de röportajımızı kabul ederek destek verdiniz teşekkür ederiz. Farkındalık açısından sizin bu desteğiniz bizim için çok önemli…

 

Aşkın Nur Yengi: Çok faydalı bir şey yapıyorsunuz. Aslında birkaç arkadaşımın bizden daha ileri zekâya sahip olduğunu düşündüğüm çocuğu ile sohbet etme ve onlarla yan yana olma şansım oldu. Ben onların bizden çok daha zeki olduklarını düşünüyorum. Ve bilim insanlarının net bir şekilde otizmin neden olduğuyla ilgili bilgi sahibi olmadıklarını öğrendim. Anneler tabii çok araştırmacı ve meselenin ne olduğuna karşı derin bir araştırmaya giriyorlar Bildiğim kadarıyla otizmli çocuklar göz teması kurmuyorlar. Ve literatürde açıklama olarak gelişim bozukluğu olarak adlandırılıyor.

 

Parin Yakupyan: Epeyce biliyorsunuz aslında…

Aşkın Nur Yengi: İşte yakınlarının başına geldiği zaman hassasiyetin değişiyor. Hatta bunun bir filmi de vardı. Dustin Hoofman oynamıştı: Rain Man ve bu filmle acayip bir farkındalık yaratıldı.

 

Neslihan Arslan: O dönemde iyi ki öyle bir film çekilmiş. Çoğu insan oradan biliyor zaten.

Aşkın Nur Yengi: Halen insanların aklında o var biliyor musunuz…

Parin Yakupyan: Ben ilk teşhisi aldığımda “Nasıl yani Rain Man gibi mi?” demiştim.

Aşkın Nur Yengi: İlk üç senede belirtilerini gösteriyormuş. Göz teması kurmaması, oyuncaklarla oynamaması, adıyla seslenince bakmaması.

 

Parin Yakupyan: Otizmi biliyor musunuz diye sormamıza gerek kalmadı…

Aşkın Nur Yengi: Tabii ki sizin kadar derin ve köklü bir bilgim yok ama en azından hayatın içerisinde tanık olduğum, onların başına ne geldiğini bilmek adına okuyup, sorup öğrendiğim şeylerin içinde bunlarla karşılaştım.

Parin Yakupyan: Ben oğlum Garen’e size röportaja geleceğimi söyledim. Sizin için kafadan 3 Temmuz 1970 doğumlu dedi. Doğru mu?

Aşkın Nur Yengi: Evet. Onlar bir duyduğunu bir daha asla unutmuyor.

Parin Yakupyan: Gerçekten çok farklı bir zekâ. Arkadaşlarla onların zaman zaman yaptıkları şeyleri konuşuruz. Bu başka bir boyut. Bildiğiniz zekâ kavramıyla biz onların yaptığı şeyleri adlandıramıyoruz. Tabii ki her otizmli öyle değil. İçlerinde düşük zekâlı çocuklar da var.

Aşkın Nur Yengi: Bizim de kendimize göre farklılığımız var, onların da farklılıkları var. Mühim olan bunları toplumsal olarak öğrenip kabul edip beraber yaşamaya alışmak ve onları anlayabilmek. Bizim toplumsal olarak böyle bir sıkıntımız var. Engelli vatandaşlarımıza karşı da var. Dolayısıyla bunu tam aşmış değiliz.

Peki müziğe ve size dönersek konser programlarınız devam ediyor mu?

Aşkın Nur Yengi: Şöyle 2-3 sene öncesine kadar 1000-1500 kişilik küçük lokallere giremiyorduk. Şu ara ekonomik sistemden dolayı bütün sanatçılar bu tarafa yönlendi. Ama çok daha iyi oldu. Çünkü gerçek dinleyici sevgi ve özlemle bütün şarkıları ezbere bilerek katılıyor ve bu inanın çok daha haz verici.

 

Parin Yakupyan: O eski şarkıların tadı neden şimdi yok? Biz sizin şarkılarınızı bağıra bağıra söylerdik.

Aşkın Nur Yengi: Dünya da öyle değil ki. Şimdi bunu herkes söylüyor ama kendinize bir sorun ben kendime sorarsam, kendimi eleştirirsem bir kere düzgün beste gelmiyor. Niye gelmiyor? Çünkü artık dünya öyle bir yer değil, aşk ve sevgi de öyle değil. Çok mekanik bir döneme girdik. O mekanik duygu her şeye yansıyor. Ne yapıyoruz o zaman? Bildiğimiz, duyduğumuz ve özlediğimiz şeylere tutunuyoruz. Kişisel olarak ben bunu reddediyorum, ben geçmişi yaşamak istiyorum diyorsan benim gibi olursun, ben hala bankaya gidip fatura ödüyorum mesela… Bankaya gidiyorum çünkü o memur arkadaşın beni gördüğü zaman heyecanlanmasını seviyorum. Yoksa fatura otomatik ödeniyor zaten. Bu ilişki bir şeyleri devam ettiriyor. Sohbet büyüye büyüye bir zemin yaratıyor. Benim de geçmişe olan özlemimi, geçmişle bağlantımı kuvvetlendiriyor. O yüzden ben vazgeçmiyorum.

Benim de en sevdiğim şarkılar 90’lardaydı. Her sabah o şarkılarla uyanıyorum. Ama gün içinde bu zamana ait bir şarkıyı duyduğumda onu da severek dinliyorum. Yani ne geçmişten kopabiliyorum ne de bana verilmiş olan bu fırsatlardan kendimi alıkoyuyorum. Çünkü bir çocuğum var ve genç kız olacak, 12 yaşına geldi. Ondan da ayrı bir hayat kuramam. Teknolojiyi öğrenmek istememin ya da ilgilenmemin tek sebebi çocuğum. Çocuğumun peşinde koşarken ona erişebileceğim, onun ilgilendiği alanları biraz da olsa bilmem gerekiyor.

 

Sahnede olmak nasıl bir duygu?

Aşkın Nur Yengi: 100 bin kişiye de konser verdiğin oluyor, yeri geliyor 3 kişiye de özel bir şarkı söylüyorsun. O kadar özgüveninin yüksek olacağı bir meslek ki. Ama ben 35 sene sonra bile hala ilk 3-4 şarkıda bir heyecan, kalp çarpıntısı… Bu iyi tarif edilebilecek bir şey değil. Gördüğün ve hissettiğin şeylerle anlayabilirsin. Geçen akşam kuzenimin sünnet töreni vardı, oraya gittik. Tanımadığım 150-200 kişi vardı içeride. Bir de küçük bir sahnesi vardı. İşte mesela ben orada şarkı söyleyemem. O anda profesyonel bir duruma geçiyorum ve çekiniyorum. Tuhaf geliyor.

Parin Yakupyan: Ama sizin o çekinme haliniz sahnede farklı bir duygu aktarıyor seyirciye. Samimi geliyor.

Aşkın Nur Yengi: Çok insani, sahici ve sıcak bir şey. Dolayısıyla belki de bizim en kıymetli yanımız 90’lardan kalan işte o hep bildiğimiz, tanık olduğumuz duyguların ta buralara kadar bizimle devam etmesi. Belki bizden sonra gelen bir jenerasyon benim standardımı yakaladığında bunların hiçbir önemi olmayacak. Ama ben öyle yaşamadım. Ben oraya gelebilmek için kat ettiğim yolun, ilişkilerin, zamanın hepsinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Benim düşüncem hep şu oldu: Nasıl sadece şarkı söylenebilir? Çok şükür ki 35 yıldır sadece şarkı söylemek istedim ve yapmak istediğimi yaptım. “Şunu yap, bak daha iyi şöhret olursun” diyenlere “Hayır” dedim. “Bana zorla kattığınız şeyler, beni ben yapmaktan uzaklaştırıyor.” Benim canım istedi dans yarışmasına katıldım. Bu benim varlığımı insanlara ispat etmek için yapılmış bir şey olabilir mi? Mümkün değil. İlk çıkan birinin bunları yapması başka algılanabilir ama bizim için bunlar keyif. Biri çıkmış diyor ki “Siz niye katılıyorsunuz, kariyerinizi zedeliyorsunuz” Ne zedelemesi ya… Ben şarkı söylüyorum. Kariyer başka bir şey.

Mesela ben çok uzun yıllar, daha Nazlı daha doğmadan önce neredeyse her gece bir Arjantin tangosu gecesine katılırdım. Latin danslarının olduğu festivaller var. Hollanda, İngiltere, Berlin festivaller neredeyse oraya gider, 2-3 bin kişiyle aynı anda dans ederdim. Kimse bunu bilmiyor. Çok iyi tenis oynarım mesela. Bilen var mı? Yok. Ama ben bunu şov olarak kullanmam. Bu bana ait bir şey. Benim de başka alanlarda iyi yaptığım şeyler var ama ben bunları öne çıkarıp bunlarla beslenmeyi sevmiyorum.

Neslihan Arslan: Peki nasıl bir annesiniz?

Aşkın Nur Yengi: Bunu benim değil çocuğumun söylemesi lazım aslında. Ama zor elde etmenin getirdiği bazı evham meselelerini bebekken yaşadık. Kimseye elletmemek, öptürmemek gibi… Benim doktorum şöyle söylemişti: Çocuğun ne kadar sağlıklı olursa olsun hiçbir bebek öpülmez, hiçbir çocukla aynı kaşıktan yenmez. Şimdi bana öyle söyledi ya! Nazlı yeni doğduğunda babasını kucağına alacağı zaman eline ameliyat eldivenleri, kafasına bone taktırıyordum!

 

Parin Yakupyan: Prematüre dediniz, kaç aylık doğdu?

Aşkın Nur Yengi: 7 aylık doğdu ama kuvözde iki gün kaldı. Doğuma acil gitmiştim. Doğmadan önce ciğerleri gelişsin diye iki kortizonlu iğne yaptılar. O gün Papa 2. Jean Paul gelecekmiş, yollar kapanmış. Benim tuhaf bir sancım başladı. 35. Haftanın ilk günüydü. Plesenta Previa hastalığım vardı. Hamileliğimin 5 ayı evde yatmak zorunda kaldım. Bu hastalıkta en büyük sıkıntı musluğu aç su nasılsa kan da öyle boşalıyor ve anne ve bebek için hayati bir tehlike başlıyor. Bu başlayınca heyecandan taşikardim tuttu. Kanamalar, titremeler filan öyle tuhaf bir hastalık…

 

Neslihan Arslan: Çoğu insan bu rahatsızlıktan sizden dolayı haberdar oldu…

Aşkın Nur Yengi: Evet öyle, Plesenta Previa hastası çok yoktu. Belki de vardı da algıda seçicilik oluyor. Ben şimdi duyuyorum. Yani Nazlı zor doğduktan sonra o evhamlı halim bir süre devam etti. Sonra yavaş yavaş düzeldi. Yoğun bakım hemşireleri de bana ne yapmam gerektiğini gösterdiler. İlk defa anne olunca hiçbir şey bilmiyorsun. Yaka süsü gibi duruyordu omzumda. 2 kiloluk bir şeydi.

 

Parin Yakupyan: Kilosu 7 aya göre çok iyiymiş Aşkın Hanım…

Aşkın Nur Yengi: 2.250 kg doğdu. Hastaneden çıktığımızda 2 kiloya düşmüştü. Ben de hamileliğimde çok değil sadece 14 kilo aldım. Çünkü moralim çok bozuktu. Ve doktor bana “İçinde bir el bombası taşıyorsun” demişti. Ben hamileliğim boyunca doğru düzgün yemek yiyemedim. Tiksinme meselesi devreye girdi. Balık ve et yiyemiyordum. Sadece kaşık kaşık Nutella ve mecburen kuzu pirzola yedim. Çünkü doktorum protein için “Nasıl yersen ye ama bunu yiyeceksin!” dedi. Nazlı da şu anda sadece kuzu pirzola ve Nutella seviyor (gülüyor).

İkinci üçüncü çocuk yapmayı düşünmüyorum. Ben de İtalyan aileleri gibi kalabalık olmayı seviyorum ama böyle bir dünyaya ikinci bir çocuk getirmekten korkuyorum. Aynı güçle, aynı istekle, aynı heyecanla, haksızlık yapmadan yapabilir miyim diye düşünüyorum ama hiç o gücü kendimde bulamıyorum. Yani bencil bir düşünce mi bilemiyorum ama belli bir şeyden sonra annelerin de dinlenmeye ihtiyacı var.

Parin Yakupyan: Anneler iyi olsun ki çocuklarına da faydaları olsun. Yoksa bu aslında bencilce bir düşünce değil.

Aşkın Nur Yengi: “Nazlıcığım kardeş istiyor musun?” diyorum. “Yok abla istiyorum ben” diyor. “Tıbben mümkün değil, konu kapanmıştır” diyorum. Bunu söyledikten sonra geldi bana “Ben öğretmenime sordum. Kurumlardan abla alabiliyormuşuz” dedi. Ama evlat edinmek ya da koruyucu aile olmak büyük bir sorumluluk. Nazlı’ya gösterdiğim eforun aynısını ona da göstermem gerekiyor. “İyisi mi sen bu konuyu unut” dedim.

 

Siz kendinizi beslemek için ve son dönemdeki şarkıcılardan kimleri dinliyorsunuz?

Aşkın Nur Yengi: Mesleki olarak herkesin neler yaptığını takip ediyoruz. Ama ben ucunu kaçırdım, yakalayamıyorum artık. Patlamış mısır gibi gibi pıtır pıtır her gün biri çıkıyor. Ya tutarsa? Göle maya çalmak gibi bir şey. Ama tutar. Kızımın sınıfındaki çocuklar beni anne babalarından dolayı biliyor. Çok sevdiğimiz dinlediğimiz ünlülere “O kim?” diyorlar. İnanılır gibi değiller. Aslında buradaki en büyük sorumluluk anne babaların. Ben nasıl Zeki Müren’i anne babamdan öğrendiysem anne babalar da çocuklarına öğretmeli.

Ben 90’ların kıymetini anlatıyorum ama 80’ler de var. Yani benim çocukluğumun olduğu dönem. Ben gençken çocukken ne yapardım? Üç oda, bir salon bir ev. Kalabalık bir aileyiz tabii. Yanan bir soba üzerinde çaydanlık, maşa ve onun üzerinde de ekmek… Tel askılarda çamaşırlarımız asılı. Hava soğuk ve kalorifer diye bir şey çıkmamış. Hepimiz aynı odada ısınmak için yan yana gelip şarkılar, türküler söyler sohbet ederdik. Televizyonda asker selamı çıktıktan sonra da televizyon kapanır, yatmaya giderdik. Rahmetli babam portakal soyardı, kabuklarını da sobanın üstüne atardı. Sahnedeki hikâyemin adı da o yüzden portakal kokulu günler…

Kimi dinlediğime gelince herkesi dinliyorum aslında ama  bireysel olarak Latin ve tango ağırlıklı dinliyorum. Kızımdan dolayı Dua Lipa filan dinliyorum. Bir de dünya müziğini takip ediyorum. Bu arada yeni bir albüm yapıyorum. Ama 2019 Nisan-Mayıs gibi çıkacak. Büyük bir sürpriz var ama şu an söyleyemeyeceğim. Öncesinde Mehmet Erdem ile bir düet ve Harun Koçak albümünde bir vokal çalışmam olacak.