KALP GÖZÜ

“BEN TEMPLE GRANDIN”

Yazı: Prof. Dr. Hayriyem Zeynep Altan
hayriyemzeynep.altan@nisantasi.edu.tr

Otizmle ilgilenen hemen herkes Temple Grandin’in hikâyesini bilir. Temple, otizm spektrumunda yer alan ve “sosyal etkileşim bozukluğu” altında toplanan birçok tanı almış birey, onların aileleri ve hepimiz için bir kahramandır yani otizmin tüm dünyada sesi olmuş öz savunucularından biridir. Elbette onun gibi olağanüstü bir yaşam süren ve yaratıcılığıyla hepimize ilham kaynağı olan daha niceleri var: Donna Williams, Jim Sinclair, Stephen Shore, Ari Ne’man, Daniel Tammet ve diğerleri. Bu köşe, bu özel insanların; nöro-çeşitliliğe sahip, yaratıcı, iyi bireylerin yaşam hikâyelerini, özel bir dönem olan çocukluğa dair öyküleri sizle paylaşmak için kuruldu ve ilk dosyamızı Mick Jackson’un yönetmenliğini yaptığı, 2010 yapımı “Temple Grandin” adlı filmle açıyoruz.

Film şu cümleyle başlar: “Ben başkaları gibi değilim”. Henüz filmi izlemediyseniz, bu cümle size pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak film bittiğinde; başkalarından farklı olmanın, otizmin tarihselliğine önemli bir atıf olduğunu anlarsınız. Çünkü farklı bir zihne sahip olmak başlangıçta bir eksiklik olarak görülüyordu. Bu nedenle Temple’ın öyküsü farklılıklara bir övgüdür aynı zamanda. Filmin başlangıç yazıları yazarken yani film henüz tam da başlamamışken; Temple’ın zihinsel süreçlerine imgesel olarak dahil edilirsiniz. Belki ilk izleyişte bunun farkında olmayabilirsiniz. Dahası şöyle söylemeliyim: Öykü başlamadan önce; jenerikte size sunulan görsel malzemenin hiçbir parçası öylesine değildir. Filmi izledikten sonra yeniden başa dönerseniz, bu imgelerin hikâyeyi önceleyen ipuçları olduğunu görürsünüz. Matematiksel bir düzen içinde hareket eden inekler, Temple’ın bir bilim insanı olarak yapacağı sıra dışı kariyerin başlıca nesnesidir. Hemen ardından, Temple’ın hayatında bir dönüm noktası teşkil edecek olan teyzesinin çiftliğinin giriş kapısı gözlerinizin önüne gelir. İnsan gibi gülümseyen ineklerin yüz ifadesi geçer ekrandan. Ve sonra bir mekânın matematiksel betimi içinde; boynundaki eşarbıyla, Temple’ı görürsünüz. Kapıyı açar ve film başlar: Arizona, 1966.

Rus Biçimbilimci Vladimir Propp’un “Masalın Biçimbilimi” adlı eserinde belirttiği gibi; bir “yolculuk” imgesiyle başlar masallar ve burada da öyledir: Temple yaz tatilini geçirmek için teyzesine gitmek üzere uçağa binmiştir. Teyzesi onu karşılamaya gelir. Temple uçağın merdivenlerinden inerken sanki tüm dünyanın gürültüsüne karşı yürüyordur. Uçağın dönen pervanesinin sesi, yüzüne çarpan ani ve yoğun sıcaklık; o an, orada, hayatın içinde olan her şeyin ürettikleri, bir “kaos” olarak Temple’ı istila eder. “Sıcaklığı görebiliyorum!” der bağırarak, hayret içinde ve onun imgeleminde hemen bir yangın yarattığını görürsünüz. Çünkü daha sonra öğreneceğiniz üzere, Temple resimlerle düşünüyordur. Uçaktan inmeyi başarır ve teyzesiyle birlikte çiftliğe doğru yola koyulurlar. Yolda Temple, teyzesine “Uncle” dizisinden söz eder. “Kapıyı açmamı ister misin?” Bu cümleyi tekrar tekrar söyleyerek çok güler. Teyzesi onu neşelendiren şeyi anlayamaz. Ama ileride göreceğiniz gibi, “kapılar” Temple için kozmik bir başarı imgesine dönüşecektir. Temple’ın tüm dikkati ağılda toplanır. Özellikle inekleri aşılamak için kullanılan demir aletin ne işe yaradığını çok merak eder. Temple’ın ilk işi, çiftliğin kapısının kendi kendine açılmasını sağlayacak bir mekanizma kurmak olur. Burada yine onun zihinsel faaliyetlerine tanık olursunuz. Sayılar, açılar ve hesaplar. Temple’in özel dünyasına girerken, önemle üzerinde duracağım sahnelerden biri de “Temple’ın Odası” ile ilgili olanlardır. Kendisine gösterilen odaya dair ilk algısı tekinsizliktir. Onun zihninin farklı işleyişini siyah-beyaz renklerle verir yönetmen. Temple teyzesine döner ve şöyle der: “Benim odam olduğunu ne biliyoruz?” Teyze Ann kapıya “Temple’ın Odası” yazısını yapıştırır ve Temple eşikten içeri girer. (6.16) Filmin 7. dakikasına girerken; onun güvenlik duygusunun gereksinimlerini anlamaya başlarsınız. Başlangıçtaki tanımsız oda artık ona ait bir dünyanın parçası olmuştur. Temple kısa zamanda çiftlik hayatına alışır. Zamanının çoğunu ineklerle geçirir.

Otizmli çocukların birçok şeyi farklı yaptıklarını bilirsiniz. Bazı şeyleri yapamadıklarını da. Ya da kimi şeyleri yapmaları için çok çaba gerektiğini. Bunlardan biri de “mecazlar”dır. Filmde buna harika bir örnek var: Teyze “biz burada horozla birlikte kalkarız” dediğinde; Temple’ın zihninde hemen bir sahne canlanır. Bu resimde amcası, teyzesi ve horoz aynı duvarın üzerine tünemiş biçimde ve pijamaları içinde, günü öterek selamlarlar. Onun yapamadığı şeylerden biri de sarılmaktır. Temple hiç kimsenin kendisine sarılmasına izin vermez. Ona bir iyi geceler öpücüğü veremezsiniz. Annesi de onu hiçbir zaman öpememiştir. Filmde anneyle ilgili sahneler geldiğinde; Temple’ı daha iyi tanımaya başlarsınız. Anne teyzeyle telefonda konuşurken; “Bazı şeyler onu tetikliyor” der. Bu, önemli bir noktadır. Zira farklı zihinsel süreçlere ve duygusal hassasiyetlere sahip bu çocukları nelerin tetiklediğini bilmek için ciddi çaba gerekir. Bu fedakar kişi annedir. Temple’ın bugünkü başarısında annesinin yeri, en az onunki kadar olağanüstüdür. Buna ileride değineceğim.

Film boyunca Temple’ın özel görme biçimlerine şahit olursunuz. Bunlardan bazıları hayvanların hisleriyle ve yetileriyle ilgilidir. Bu görmenin alt yapısında onun zihninin farklılıkları yatar. Hem sıra dışı biçimde kayıt yapan bir hafızaya sahiptir hem de yoğun bir sezgisel derinliğe. Aklımda çok canlı biçimde duran bir sahne var: Temple elini ineğin böğründe, kahverengi parlak tüylerinin üzerinde hazla gezdirir. Bunu yaparken gülmektedir ve yüzü mutlulukla parlar. Kendisine dokunulmasına dayanamayan Temple’ın dokunmaktan aldığı hazzı bulursunuz burada. Bu sahnede aynı zamanda “merak” duygusuna yapılan evrensel yüceltmeyi de bulmak olanaklıdır. Çünkü yaratıcılık mutlaka merakla başlar.

Temple’ı hoşnut eden şeyler az, zorlayan şeyler çoktur elbette. Bunlardan biri de insanların yüz ifadelerini doğru okuyamamasıdır. Kendi yüzünü de okuyamaz. “Ben mutluyum diyorum. Onlar mutlu görünmüyorsun diyorlar. Merak ediyorum, düşüncelerimi nasıl görebiliyorlar?” Temple’ın teyzesine yönelttiği bu sorular üzerine; birlikte yüzlerce farklı Temple fotoğrafı üzerinden yüzleri tanımlama, ifadeleri okuma çalışması yaparlar. Temple artık mutlu bir yüzün nasıl olduğunu bilir. Ancak gün içinde birçok kriz yaşar. Bunlardan biri yine odasıyla ilgilidir. Oda kapısının üzerindeki kağıt, temizlik yapılırken yanlışlıkla yere düşmüştür. Temple yazıyı yerde görür ve odası yeniden tanımsızdır. Yakın çekimde onun korkusunu ve hayal kırıklığını görürsünüz. (15.57) Kapıyı açar ve her şey ona yabancıdır. Odası yeryüzünden silinmiştir adeta. Bu öfke nöbeti ve korku, Temple’ın “sarılma makinesi”ni keşfetmesiyle son bulur. Sakinleşmek için ineklerin aşılandığı alete girer ve teyzesinden onu sıkıştırmasını ister. (17.00) Bir süre sonra kendini oldukça sakin hissetmektedir. Temple bu keşfini hayatının farklı evrelerinde, hep daha işlevsel bir sarılma makinesi inşa ederek ileriye taşıyacaktır. Ancak bu makinenin toplumsal onay alması hiç de kolay olmayacaktır.

Filmde annenin çiftliğe gelişi öykünün içinde özel bir yere sahiptir. Zira Temple’ı annesinin gözünden ve hafızasından görme şansına sahip olursunuz. Anne “Geçmek için 47 saniyen var” yazılı kapıyı görünce gülümser. Temple’ın varlığı kapıda öncelenir. Anne kızının onardığı çiftlik kapısında onun varlığını bulur. (18.15) Teyzesi annesine Temple’ın yaptıklarını anlatır: “Onardığı şeylere inanamazsın. Sığırlarla da arası çok iyi.” Anne-kız ilişkisinin özellikleri gelir ekrana. Kucaklaşmazlar ancak annenin bakışında sevginin güneş gibi ışıldadığını fark edersiniz. Temple’ın gündeminde artık üniversite vardır ancak bu konu onu çok fazla endişelendirir. Bu noktada film sizi bu endişenin kaynağına götürür: Okul arkadaşları. Ve sonra Temple, Franklin Pierce Koleji’ne başlar. Annesi ona ilk gününde eşlik eder. “224. Bu senin odan” der, anne. Temple odayı görür. Oda arkadaşının olmamasını bahane ederek paniğe kapılır. Annesi sakinleşmesi için onu yalnız bırakır, kapının dışında bekler. Ve bu kareden itibaren geçmişe gidersiniz. İmgeler siyah-beyaz olur. Bu geçmiş hem Temple’ın geçmişidir hem de bir ölçüde otizmin geçmişidir. Yıl, 1951 ve Boston’dasınız. Grandin çığlıklar atarak salonda yerde dövünmektedir. Ardından kendinizi bir psikiyatrın odasında bulursunuz. Anne doktorla görüşmektedir. Bu görüşme sırasında; o yılların “gözetimci kurumsal matriksi”ni temsil eden psikiyatrinin ve o sistemin temsilcisi olan doktorun cinsiyetçi ve ataerkil tavrına tanık olursunuz. Grandin 4 yaşındadır ve henüz konuşmuyordur. Koltukta hareketsiz yatarken, onun duvar kağıtlarındaki desenlerin simetrisini çözümleyen zihinsel faaliyetlerini görürsünüz. Dışarıdan göründüğü gibi donuk bir zihne sahip değildir. Doktor tanıyı koyar: “Çocuğunuzun otistik olduğuna şüphe yok.”

Doktor ve anne ararsındaki diyalog şöyle devam eder:

– Bunun anlamı nedir? / – Çocuklara özgü şizofreni. / – Peki, bunu ne zaman atlatacak? / – Genel olarak hastanede tedavi öneriyoruz. / – Ne kadar sürecek? İlk sözlerini kaçırmak istemem. / – Kızınız muhtemelen hiç konuşamayacak ve korkarım bunun bir tedavisi yok. / – Bebekliği gayet normaldi. Ben de nasıl olduğunu bilmek istiyorum. Neden? / – Anladığınızı pek sanmıyorum. Belki kocanızın beni araması daha iyi. / – Kocam çok meşgul bir insan ve ben Harvard mezunuyum. Yani neden beni denemiyorsunuz? (Gözünde yaşla, öfkeyle ve hayal kırıklığıyla) / – Özür dilerim.

Bu konuşma size 1950’li yıllarda, Amerika’da, otizm tanısı almış bir çocuğun kurumlaştırılması dışında başka bir seçeneğin olmadığını gösterir. Günümüzde Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü’nün son yaptığı tanıma göre; otizm spektrum bozukluğu olan tüm çocuklar sosyal etkileşimde, sözel ve sözel olmayan iletişimde ve yineleyici davranış ve ilgilerde bozulma göstermektedir. Bu oldukça geniş bir tanımlamadır. Bu hat üzerinde konuşamayan, ciddi anlamda yetersiz çocuklar, yarı-dahi ergenler ve bu iki uç arasında kalan; büyük çeşitliliğe sahip, otistik özellikler gösteren bireyler vardır. 1980 öncesinde, bu heterojenlik gözetimci kurumsal matrikse pek de bir şey ifade etmez. Bir çocuğa yaygın gelişimsel bozukluk ya da zeka geriliği tanısının konması, sonucu değiştirmez. Zira tüm bu tanılar çocuğun kurumlaştırılmasıyla yani muhtemelen tüm hayatını gözetimci bir kurumda, toplumsal etkileşimden tümüyle yalıtılmış biçimde geçirmesiyle sonuçlanır. İşte söz konusu görüşme sahnesi; otizmin hikayesinin de başlangıcıdır. Temple’ın otizmli bir çocuktan otizmli bir bireye dönüşmesinin öyküsü aynı zamanda bir hastalığın bir “varolma biçimi”ne dönüşmesinin hikâyesidir. Üstelik çekilen acıların içinde, annelere ait geniş bir alan vardır.

Bugün geldiğimiz nokta, otizm olgusunun toplumsal kökenlerini dikkate almamızı şart koşar. Daha açık biçimde ifade edersem, otizmin tarihselliğini takip ederken; buna evrensel düzeyde eşlik eden bir “ahlaki anlatı”nın varlığıyla karşılaşırsınız. Örneğin, Amerika’da, 1940’larda çocuk şizofrenisi adı altında sınıflandırılan bu olgu “akıl zayıflığı” ile ilişkilendirilerek tanılanmıştı. Bu dönemde ve uzunca bir dönem, akıl zayıflığı “sınıfsal ve ırksal” bir olgu olarak görüldü. Yani siyahilere, alt sınıflara ait bir sorun gibi algılandı. Dahası suç ve yozlaşmayla ilişki kurularak; otizme ahlaki bir anlatı çerçevesinde yaklaşıldı. Benzer bir anlayışın uzantılarını birçok ülkede ve günümüzde de görmek mümkündür. Örneğin, 1970’lerde bile; otizmli çocukların anneleri çocuklarına karşı soğuk ve ilgisiz olmakla suçlanmıştır. Leo Kanner’ın “buzdolabı anne” imgesi uzun süre geçerliliğini korumuştur. Film, söz konusu sahnede bu dönemlere atıfta bulunur.

Doktor, anneye döner ve onu çocuğuna soğuk davranmış olmakla suçlar. Filmin devamında annenin olağanüstü çabasına tanıklık edersiniz: Nesneleri ve hayvanları tanıması için Temple’ı, üzerinde sözcüklerin ve imgelerin olduğu kartlarla çalıştırır. (24.33) Temple’ın odaklanma sorunu vardır. Kendinizi yeniden 224 numaralı kapının önünde bulursunuz. Temple’ın sakinleşmesi için gereken sürede; annenin yıllar süren mücadelesine tanıklık etmişsinizdir. Tam bir adanmışlık ve ömür boyu süren olağanüstü bir emek söz konusudur. Temple üniversiteye alışmaya başlar. En sevmediği ders Fransızca’dır. Çünkü, en çok bu derste, diğerlerinin onu ötekileştiren bakışlarına maruz kalır. Bu, farklı olana yapılan sosyal baskıdır. Farklı olandan duyulan korkunun yanlış biçimde dışavurumudur. Çünkü bu korku kendisini en sık biçimde “alay etme” davranışıyla temsil eder. (26.48) Ayrıca Temple için kampüsteki her şey çok gürültülü ve eş zamanlıdır. Temple gündelik yaşamın onda yarattığı huzursuzluğu gidermek için sarılma makinesini yeniden inşa eder ve odasına koyar. (28.01) Sonrası büyük mücadeledir. Zira okul yönetimi bu aletin kullanılmasına izin vermez. Bir uzmanın Temple’ı sorguya çekmesine tanık olursunuz:

“Kendine dokunmaktan hoşlanıyor musun?”. Uzman mastürbasyon yapmaktan söz etmektedir. Oysa Temple kendi kolunu tutarak yanıt verir: “Kendime dokunmakla sorunum yok.”

Uzun lafın kısası, uzman; sorulara aldığı yanıtlara bakarak, sarılma makinesinin cinsel doyum veren, sakıncalı bir şey olduğuna emin olur. Burada da, gözetimci kurumsal matriksin beden politikasına tanıklık edersiniz. Bu noktada M. Foucault’nun bedenlerin disipline edilmesi ve tıbbın hegemonyası ile ilgili eleştirel yaklaşımlarını anımsamak faydalı olur. İktidar ve panoptikon kavramları için “Hapishanenin Doğuşu” adlı esere göz atabilirsiniz. Sonuç olarak makine odadan alınır ve çöpe atılır. (29.55) Sonraki karelerde “deliliğe” gönderme yapılır. Bu makine onu diğerlerinin gözünde “deli” gibi göstermektedir. Annesinin endişesi bu yöndedir. Daha ayrıntılı bilgiler almak için M. Foucault’nun “Deliliğin Tarihi” adlı eserine bakabilirsiniz. Zira, otizmin zeka geriliği ve delilikle olan tartışmalı tarihsel bağı toplumsal hafızada halâ mevcuttur. Temple aleti elbette yeniden inşa eder. Teyzesi okul yönetimiyle konuşur ve bu makinenin cinsellikle hiçbir ilişkisi olmadığına onları ikna eder. Üstelik Temple bu makine üzerinden bilimsel deneyler yaparak onu bir proje olarak sunar. Arkadaşlarından oluşturduğu bir kontrol grubuna testler uygular ve bu makinenin insanlar üzerinde rahatlatıcı bir etki yaptığını kanıtlar. Ancak eğitim sisteminin ona onay vermesi bir hayli zaman alır. Daha sonraki karelerde 1962 yılına geri gidersiniz. Temple’ın yatılı okul zamanlarıdır bunlar.

Burada fen öğretmeni Dr. Carlock’un Temple’ın hayatındaki “bağışçı” rolüne tanık olursunuz. Bu öğretmen ilk defa annenin çabasını onurlandırır ve Temple’a hayatta kalmayı öğretir. Annesiyle konuşurken öğretmen şöyle der: “Biz onun ne kadar farklı olduğunu biliyoruz.” Anne yanıt verir: “Farklı ama eksik değil.” (39.29) Anneden ilk ayrılış 1962’de böyle gerçekleşir. Temple yatılı okulda atlarla tanışır ve sevdiği atın ölmesiyle de ölümle. Dr. Carlock ona bilimsel bilgilerin yolunu açarken, hayatın bilgisini de sunar. Temple optik yanılsamalı bir odayı maket olarak inşa eden projesiyle ilk toplumsal onayını da alır. (51.00) Yalnızca öğretmeni değil, okul arkadaşları da onun başarısını kabul eder. Filmin bu aşamasında, ona üniversite hedefini gösteren kişinin Dr. Carlock olduğunu öğrenirsiniz. Temple sorar: “İneklerle ilgili bir üniversite var mı? Yanıt gelir: Buna hayvan besiciliği deniyor. Doktor, Temple’a döner ve şöyle söyler: “Temple, burayı bir ‘kapı’ olarak düşün. Senin için yepyeni dünyaları açacak bir kapı. Yapman gereken tek şey, eşikten geçmek.” Bu esnada Temple’ın zihninde tezahür eden tüm kapı açma deneyimlerini görürsünüz. Ve bu kapıdan 1966’ya geçersiniz. Kapı, Temple’a açılan toplumsal onaydır aynı zamanda. Temple’ın hayatındaki diğer önemli bir figür de, yeni oda arkadaşı olan; kör kızdır. Temple insanların dokunmasına izin vermeyen tutumunu onun için askıya alır. Zira Temple onun gözü olur ve bunun için onun koluna girmesine müsaade eder. (56.07) Bu davranışı onun insanlarla da empati yaptığını gösterir. Temple kör kızla gayet iyi anlaşır. Çünkü bu kız onu diğerleri gibi aşağılamaz. Ne de olsa kör kız engelli biridir. Bu noktada bir “engelli” kategorisinin onları birbirlerine yaklaştırdığını anlarsınız: Film toplumdaki hakim bakış açılarının ve etiğin sınırlarını vurgular. Nöro-çeşitlilik gibi bir kavramın toplumda iş görmesine henüz çok zaman vardır. Temple arkadaşına döner ve şöyle der: “Biz aynıyız. Sadece senin seslerin, benim resimlerim var.” Çünkü kör kız seslerle görmektedir; Temple da resimlerle görür dünyayı. Yıl nihayet 1970 olur. Temple mezuniyet konuşmasını yapmaktadır. Bugünü sarılma makinesine borçlu olduğunu söyler. (58.48) Ardından bir şarkı söyler: “Fırtınanın içinden geçerken başını dik tut. Karanlıktan korkma. Sen umut dolu kalbinde asla yalnız değilsin.” (1.00:26) Alkışlar kopar. Temple sosyal bir cemiyetin tam merkezinde, otizmle ilgili bir söylem ortaya koyuyordur: “Asla yalnız değilsin!” Bu, aynı zamanda toplum tarafından “yalnızlaştırılmama” talebidir. Yani otizmli bireylerin Amerika’daki “kurumdışılaştırma” süreciyle eşzamanlı bir başkaldırıdır. Temple otizmin kamusal temsilinde ve medyadaki olumlu yansımalarda önemli bir öz savunucu konumuna yükselmiştir. Mezuniyet törenindeki coşku ve kabul sahnesi, otizmin yeni, olumlu imgelerle toplumsal yaşamda kendine bir yer edinmeye başladığını da gösterir. 1980’ler ve 90’lardaki engelli hakları hareketinin izinden giden Temple gibi öz savunucular “Biz Olmadan Bizim İçin Asla” sloganını kullanırlar. Mezuniyet konuşmasından sonraki sahnede, Temple’ı tören yerindeki yüksek bir binaya tırmanırken takip edersiniz ve Temple onu yeni bir dünyaya taşıyacak kapıyı bir kez daha bulur. O kapıdan geçince, onu sığırların koşturduğu çok geniş bir tesise yukarıdan bakarken görürsünüz. Temple artık Arizona sınıfı öğrencilerinden biri olmuştur. (1970)

Film buradan sonra Temple’ın hayvan besiciliği alanındaki lisans ve yüksek lisans eğitiminin sahada süren zorlu mücadelesine odaklanır. Hayvan besiciliği, ataerkil toplumsal düzenin epey ataerkil bir alanıdır. Ağıllar, kesimhane, hayvan açık arttırma kurumu, hayvan besiciliği sektör dergisi ve diğer kurumlar… Hepsi erkek işidir. Araziye kadın almıyoruz, derler. Çalışmasına izin vermezler. Arabasının camına çiğ koç yumurtası sıvayıp onunla alay ederler. Temple asla vazgeçmez. Sonunda çabaları meyve verir ve alandaki başarısı duyulur. Yıl, 1975 ve New York’tasınız. (1.19.17) Temple eve dönmüştür. Arizona Çiftçi Besici Dergisi onun iki makalesini yayımlamıştır. Anne evindeki bir parti görüntüsüyle, Temple’ın başarısına ortak olursunuz. Ancak insanlar onu heyecanlandıran konulara karşı çok ilgisizdirler. Bu durum Temple’ı çileden çıkarır. Annesi yatak odasında sızlanan Temple’a döner ve şöyle der: “Bu odadaki tek bilim insanı sensin ve seninle gurur duyuyorum.” Temple yeniden ağıllara döner. Sığır ölümlerini önlemek için mükemmel çözüm yöntemleri geliştirir ve bunları görsel bir haritada somutlaştırır. Sonunda saha onun çözümlerine göre yeniden düzenlenir. (1.26.22) Ancak onun olağanüstü algılarla görüp yarattığı çözümlerin kabul edilmesi her zaman ciddi bir mücadeleyi gerektirir. Önce öfke, hayal kırıklığı sonra azimle çalışmak. Onun toplumsal yaşamdaki edimleri bu sırayı izler. Kesilecek sığırlarla yaptığı empati, onun hümanizmasını şu sözlerle ortaya koyar: “Tabiat zalim olabilir ama biz olmak zorunda değiliz.” (1.30.55)

Temple hayatın zorluklarıyla yüzleşerek kendi ayakları üzerinde durmanın ne olduğunu öğrenmektedir. Bu sınavlara manevi olanlar da eklenir: Hayatının en büyük destekçisi, sevgili fen öğretmeni Dr. Carlock’un ölüm haberi gelir. Annesi, teyzesi ve Temple cenazeye katılırlar. Temple yakasındaki sığır rozetini çıkartıp Dr. Carlock’un göğsüne iliştirir ve gider. Annesine gidişini açıklarken şöyle der: “Ben artık gidiyorum. O burada değil. O benim zihnimde.” Temple sevilen insanların ölerek kaybolmadıklarını; kendi varlıklarımızda yaşamaya devam ettiklerini Dr. Carlock’tan öğrenmiştir. Cenazeden ayrılırken beklenmedik bir şey olur: Temple annesinin ona hafifçe sarılmasını sağlar. (1.35.28) Film boyunca, Temple’ın hayatındaki dostlukların sürekli olduğunu algılarsınız. “Normal(?)” olmakla övünen pek çoğumuz için dostlukları sevgiyle sürdürmek bir lüksken, Temple bunu en doğal biçimde başarır. Kör kız arkadaşıyla yeniden bir araya gelirler. Birbirlerini, ne olurlarsa olsunlar, oldukları gibi kabul eden iki insanın dostluğu ne kıymetlidir.

Yıl, 1981 ve Ulusal Otizm Kongresi’ndesiniz. Anne ve Temple ile birlikte. (1.41.24) Temple, etrafında dönen küçük bir kıza bakarken tüm geçmişi gözünün önüne gelir ve insanlara dönüp sarılma duygusundan söz etmeye başlar. Kongredekiler bu mükemmel biçimde konuşan kişinin otizmli olduğunu öğrendiklerinde, onun hikâyesinin tümünü bilmek isterler. Nasıl iyileşmiştir? Temple “Ben iyileşmedim. Hep otistik kalacağım,” der. Annesinin ona duyduğu inancı anlatır. Onu kürsüye davet ederler. Temple kürsünün bir kapı olduğunu canlandırır zihninde ve açar onu: “Ben Temple Grandin”. (1.45.19) Film burada biter.

Temple Grandin Amerika’da “Colorado State University”de otizm ve hayvan besiciliği üzerine dersler veren bir profesördür. Şimdi kendinize şunu sorabilirsiniz: “Bu hikâye bana ne verdi?” Kanımca bu film ve daha niceleri, otizmin bir kimlik olarak benimsenmesi bağlamında bize bir prototip sunar. Bu, kendi kendine şifa bulmanın çelişkili önkoşulunu oluşturur. Ancak aynı zamanda varoluşta sürekliliğe de atıfta bulunur. Diğer yandan bu tür filmlerin alımlayıcısı tüm toplumlardır. Filmlerin uyandırdığı yankı ve merak, açılmasına sebep olunan tartışmalar; toplumsal değişimi olumlu yönde etkiler. Nörolojik farklılığın, nihayetinde tüm farklılıkların bir “eksiklik” ya da “yetersizlik” söylemiyle yan yana gelmek zorunda olmadığını öğreniriz. Farklı işleyen zihinlerin farklı dünyalar yaratmasının ve tahayyül etmesinin bir zenginlik olduğunu algılarız. Sinema; gözlemsel öğrenmede, empati yapmada, rol model almada, sosyal değişim yaratmada küresel etkilere sahip çok etkili bir araçtır. Özellikle “sinema kaynaklı hayranlık” bireylerde kendini geliştirmek, başkalarına yardımcı olmak, iyilik yapmak, filmde sergilenen güçlü karakter özelliğiyle bağ kurmak gibi birçok güdülenmeye neden olur. Bugün sahip olduğumuz nöro-çeşitlilik fikrinin benimsenmesinde bu filmlerin katkısı araştırılmaya değerdir. Ancak buradaki esas değerler, bu özel insanların hayatlarından bize miras kalan “iyilik”, “saflık” ve “yaratıcılık”tır.

Yararlanılan Kaynakça:

Eyal, G. & Hart, B., (2016). Otizm Salgını, Çev. Erdem Gökyaran, İstanbul, YKY.

Wedding, D. & Niemiec, R., (2018). Filmlerle Pozitif Psikoloji, Çev. Gülnihal Kafa, İstanbul, Kaknüs Yayınları.

Altan, Z. H., (2017). “Troubling Love by E. Ferrante: Killing Mother for Keeping Her Love” (The Psychoanalysis of Mother-Daughter Relationship), Berlin, LAP Lambert Academic Publishing.